Yatak odasının açık unutulan kapı eşiğine ulaştığında Agâh Bey’in bakışları gayri ihtiyari komedin üzerinde durmakta olan valize kaydı. Evet, eşi yine her zamanki gibi çıkacağı yolculuk öncesinde hiç üşenmeden titizlikle hazırlayıp şimdi bulunduğu yere bırakmıştı onu. Fakat nedense bu kez valiz olduğundan daha bir şişkince görünüyordu gözüne. Eline alarak önce şöyle bir ağırlığını yokladı ve sonra yatağın üzerine bırakarak içinde, bulunması gerekenlerin dışında başka bir şeyin olup olmadığını kontrol etti. Birer çift ütülü pantolon , gömlek , çorap, iç çamaşırları, havlu, bornoz, diş fırçası, parfüm ve o çok sevdiği spor ceketi, kısacası yolculuğu sırasında ihtiyaç duyabileceği her şey unutulmaksızın tastamam yerleştirilmişti valizine. Şişkinliğe neden olabilecek ise hiçbir fazlalık yoktu içinde.
O halde valiz neden böylesine büyük gözükmüştü gözüne. Karşısındakini yutmaya hazırlanmış bir canavar hayal etti bir an için. Yüzünde bir tebessüm belirdi fakat çok sürmedi bu. Aklına düşen şeyden utanmış olacaktı ki ciddileşti birden. Eee, nede olsa altmış yaşını devirmek üzereydi artık. Böylesi saçma sapan yakıştırmalarla oyalanacak çağda değildi. Ne bu türden bir laçkalaşmaya nede evden ayrılacak olmanın anlamsız duygusallığına yenik düşmemesi gerekiyordu. İlerleyen yaşla birlikte akılda da bir çözülme hali mi yaşanır olur nedir! İnsan kendini bir kere kaptırmayadursun bu akışa, nerede, nasıl duracağı ve sonrasında ise ne yapacağı hiç belli olmazdı. Bu düşüncelerle irkilerek kendine geldi. Valizin fermuarını çekip kapatırken zorlandığını fark etmedi bile.
Akşam yemeği için alt kattaki yemek odasına indiğinde eşi Ayşe Hanım’ı sofrada kendisini beklerken buldu. İyi akşamlar güzelim dedi. Hemen, boş olan sandalyelerden birini çekip masada eşini iyice görebileceği bir yere taşıdı ve geçip karşısına oturdu.
- Bakıyorum da çoktan başköşeye kurulmuşsun bile! Ev işlerini derleyip toparlamada inan kimse eline su dökemez. Bunca yıldır evliyiz, bugüne dek bir kusurunu bile görmedim! Haydi, söyle bakalım şimdi bana, hamurun neyle yoğrulmuş senin?
Agâh Bey gönül alıcı bu sözlerin etkisini merak ederek, başı önde uysal bir çocuk gibi verilecek olan cevaba kulak kesilmişti.
- Evden, yine uzun süreliğine ayrı kalacaksın anlaşılan. Şu yaşa geldin hala dur durak bilmiyorsun! Anlıyorum sağlığına iyi geliyor bu koşuşturmalar falan ama ya bunun benim için ifade ettiği anlam! Hiç mi düşünmedin gerçekten bunu?
Sitem dolu konuşmalarına alışkın olduğu halde Agâh Bey işittikleri karşısında önce şöyle bir yutkundu, bakışları hızlıca sofrada bulunan öteberi üzerinde dolaştı. Sonunda, aradığını bulmuşçasına nar gibi kızaran hindi dolmasına yöneldi. Çatallaşan ses tonuyla;
- O kadar ısrara rağmen gelmemek için direnen sensin ama! Dedi.
- Seninle gelsem n’olacak sanki! İşten başka bir şeyi görmüyorsun? Kim bilir hangi ülkede yine hangi otele tıkacaksın bi başıma beni!
- Ama seninle bu kez, önce St Morris’e uğrayacağız. Hem bak, orada kayak yapmayı falanda öğrenebilirsin. Bu yaştan sonra neme lazım kayak mayak demeğe kalkışma sakın, fena halde bozulurum vallahi. Adam dediğinin, biraz da ruhu genç olmalı canım! Ortamdan hoşlanırsak, birkaç gün fazlaca kalıveririz şu otelde. Sen eğlenirken, bende Frankfurt’ta ki semineri çıkarıveririm usulca aradan.
Ayşe Hanım, aptallaştı duydukları karşısında. Kocası olacak bu adam ya anlamak istemiyordu kendisini ya da düpe düz budala yerine konuluyordu. Söyledikleriyle yaşına küstahça gönderme de bulunmasaydı belki bunu da öncekilerden farksız kabul edecek, alınmayacaktı sözlerinden.
- Ruhu genç mi olacakmış! İyice saçmaladın artık ama sen. Şuna bak hele, kocamış yaşına bakmadan gençlikten dem vurmakta bizimkisi. Karşındakine gençlik iksiri önereceğine, iyisi mi şöyle hakikatlisinden genç bir dilber buluver yanına da olsun bitsin bu iş.
- Abartmadın mı durumu sence de biraz! Neyi kastettiğimi bal gibi biliyorsun. Strestir zaten tüm hastalıkların nedeni. Hava değişimi eminim ki çok iyi gelecektir içindeki o sancılara. Bütün derdim koca bir ömür seni hep yanımda hazır bulabilmek. Şu bizim teras katından başın omuzlarımdayken boğazın o mehtaplı gecelerinde ufka dalıp, seninle gelecek hakkında türlü, türlü söyleşiler yapabilmek.
Hizmetçinin girişiyle konuşmasına ara verdi Agâh Bey. Hizmetçi kadın ise tavırlarında ancak işe yeni başlayanlarda görülen bir şaşkınlıkla;
- İsterseniz daha sonra geleyim, tabaklar olduğu gibi duruyor da beyim. Dedi.
- Toparla ortada ne varsa kızım, aç değiliz bu akşam. Yalnız, aşçıya söyle de alınmasın sakın. Şu hindi dolmasını ise masada bırak.
Öteberiyi toplamaya koyulan kadının yüzü, telaştan al al olmuş, gül kırmızısından kiremit rengine, kırmızının tüm o tonlarının gelip geçtiği bir uğrak yerine dönmüştü. Ayşe Hanım’ın dikkatinden kaçmadı elbette bu.
- Evimizde yabancı sayılmazsın artık, telaşlanacak bunca ne var be kızım! Rahat olsana biraz!
Fakat bu ikaz bile kendisini yatıştırmamış, beklenenin aksine yüreğindeki çarpıntıyı daha da arttırmıştı. Kızcağız sarsaklığı yüzünden çıkışta sendelemiş tepsideki kristal bardaklardan birini yere düşürüp kırmıştı. Gürültüyü ise ev sahiplerinden nedense hiç duyan olmadı. Agâh Bey eşinin yanı başına iyice bir sokulmuş, hizmetçi kadının bulunduğu yerden ancak fısıltı halinde duyulabildiği bir sesle yine bir şeyler mırıldanmaktaydı kendisine. Elinde kepçeyle mutfak kapısında beliren ve takındığı o çokbilmiş edalarıyla evdeki çalışanlarca hiç ama hiç sevilmeyen şu aşçı kadın ve suratındaki o budala gülümsemesi ile daima onun yardakçılığını yapmakta olan aşçı yamağı bile bu kez ona sadece aralarında kikirdemekle yetindiler.
Hizmetçi kadın elindekileri, mutfak tezgâhına yıkanmamış diğer bulaşıkların yanı başına bıraktı. Akşam yemeği hazırlanırken tenceresinden tavasına varıncaya dek aşçı kadının elinden geçen tüm o alet ve edevat, üzerindeki yemek kalıntılarıyla birlikte olduğu gibi tezgâh üzerine bırakılmış ve her akşam yemeğinden sonra aşçı yamağının gözünde dağ gibi yükselmekte olan şu bulaşık yığınına dönüşmüştü.
28 Ekim 2010 Perşembe
Kız Kulesi’nden St. Morritz’e bir akşam yemeği..
16 Ekim 2009 Cuma
Türkiye İsrail İlişkilerin de “Ayrılık” Sinyali midir? Görünen..!

Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilim, İsrail’in Gazze saldırılarının hemen ardından başlamış ve Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e “ Siz adam öldürmeyi çok iyi bilirsiniz.” Sözleriyle iyice tırmanmıştı. Asker sivil ayrımı yapmadan karşısına çıkan her hedefi vuran İsrail kuvvetlerinin bu gözü dönmüşlüğünden duyulan gayet haklı ve insani gerekçelerin etkisiyle mi verilmişti bu tepki yoksa iç gündeme yönelik siyasi mesajlar mı? Verilmeye çalışılıyordu. O günlerde ikiye bölünen medyamız bununla neyin amaçlanmış olabileceğini uzun, uzun tartışmışlardı aralarında.
Aradan geçen sürede tam her şey unutuldu derken bu kez terörle mücadelede kullanılacak olan insansız hava aracı Heron’ların Türkiye’ye teslim şartları ile ilgili yaşanan sıkıntılar, ikili ilişkilerde erozyona uğrayan karşılıklı güvenin aslında ne denli yıpranmış olduğunun bir göstergesi haline gelmişti artık. Ortadoğu’da güçlenen ve üstelik kendi amaçları doğrultusunda bölgede inisiyatif almaya başlayan bir Türkiye ve üstelik, Irak’ta vakti zamanında yaşananlar nedeniyle İsrail’in bir düşmandan daha kurtulmuş olmasının sevinci henüz kursağında iken nüfuz kazanması, İsrail tarafındaki rahatsızlığın nedeni olabilir. Bu rahatsızlık belki de Türkiye’nin verdiği mesajlardan çok, ona İsrail’in anlamakta zorlandığı bu cür’eti veren dinamiklerle de ilgili olabilir. Öyle ya, komşuları ile barışık ve kendi sınırları içerisinde terör kaynaklı sorunlarını önemli ölçüde çözmüş, tarihin bugünlere miras bıraktığı sınır ötesi anlaşmazlıklarla uzlaşı zemini arayan bir Türkiye, nereye gitmekteydi böyle? Amerika eski müttefikinden vazgeçiyor olabilir miydi? İsrail’i bir şekilde içinde bulunduğu coğrafyada kendi kaderine terk edebilir miydi? Yâ da bir hami olarak vereceği desteği sınırlama kararı mı almıştı?
“Yurtta sulh dünya da sulh” ilkesini prensip edinmiş bir Türkiye’nin elbette hiçbir komşusu ile bugüne dek herhangi bir alıp veremediği bulunmamaktadır. Çepe çevre dört bir yanımızda nice zamandır sıcak savaşlara kadar her tür problem yaşanmışken dünya barışının tesis edilmesine verdiğimiz destek yeterince anlatılamıyor olmalı ki bu tür kuruntu ve vesveseye dayalı ön yargılı tepkilere maruz kalmaktayız.
“ Ayrılık” dizisi Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkileri çıkmaza sokmamalı. Orada bir dram yaşanmıştı ve birilerinin bunu anlatması kadar doğal bir şey olamaz. Biz doğruluğunu ya da yanlışlığını sorgulamadan nasıl bir izleyici olarak Yahudi katliamını konu edinen filmleri izliyor ve ardından orada kendilerine yapılan zulmü şiddetle kınıyor ve bu yapılanları tüm insanlığa karşı işlenen suçlar olarak kabul ediyorsak aynı şekilde Gazze’de yaşananları da insanlığın öğrenmeye hakkı olmalı diye düşünüyorum.
Aydın AKDENİZ
http://blog.milliyet.com.tr/Turkiye_Israil_Iliskilerin_de__Ayrilik__Sinyali_midir__Gorunen__!/Blog/?BlogNo=208573
15 Eylül 2009 Salı
Lablace’in Şeytanı Gözüyle, İnsan Ve Politika !
Alacağı kararlarda belirleyici unsur ne idi gerçekte? Yaşamın kendine özgü o akıp giden kurgusunda önüne çıkan “özel” şartların kendisini almaya mecbur bıraktığı tavır ve duruşları kendi derinliği içerisinde yaşattığı ve aslını sorarsanız kendisinin dahi tam olarak emin olamadığı o, olası kimlik sahiplenmelerinden acaba hangisine karşılık gelmekte idi? Yaşamdan beklentilerine göre şekillenen tercihleri ve bunların toplamıyla kendisine ilişkilendirilen kimliği gerçekte hangi oranda içerisinde yaşatıp üzerine titrediği o “ ben” e ait birer gerçeklik olabilirdi? Gelecek zamanlarında olası bir “ben”i vardı. İçinde bulunduğu şu zaman diliminde basiret ve görüşüne kapalı olan ve asla doğruluğundan emin olamayacağı gelecekte ki eylemleri, niteliği belirsiz birer muamma olarak şimdiden beklemekte idi kendisini. Yüzünün kızarmasına neden olacak eylemleri olmamışsa dünden bugüne, bu belki de kendi aldığı kararların doğruluk yüzdesinin baskın çoğunluğundan öte tercihlerinin doğru bilinen değerlerden sapmasına neden olabilecek alınması zorunlu, kaçınılmaz bir takım müşküllerle henüz karşılaşmamasına bağlı olabilirdi. Peki ya aramızda sıradan birer insan olarak yaşamakta iken bir sabah uyandığımızda karşımıza suçlu biri olarak çıkıveren insanların durumuna ne demeli? Şartların, içindeki o kötü “ben” ile kendisini yüzleştirdiği talihsiz biri olarak mı bakacağız kendisine? Kendimizi avutmak için “ iyi bir insandı ama ..” şeklinde başlayan yargılamalarda mı bulunacağız? Ya da “ bu suça duyulan yatkınlık aslında irsi bir olgu imiş..” diyerek başkasının talihsizliğinden ders alacak yere çok bilmişliğimizi ortaya koymak için bunu bir fırsat olarak mı kabulleneceğiz? Ya ideolojik temelli suçlara ne demeli? Birilerini yargılamaya duyduğumuz kuvvetli ihtiraslarımız, bizde hangi yetiştirilme kusurlarının bir karşılığı olarak gösterir kendisini? Güç ve otoriteye sığınma, kendini bununla ifade etme isteği, varlık nedenimizi tanımlamaya yeterli olabilir mi şu kısacık yaşamda? Ya da birilerinin gözüne girme isteği ile sureti haktan görünerek başkalarının menfaati adına avazı çıktığı kadar bas bas bağırmak ve buna liberal bir kılıf bulmak..? Şu var ki, Lablace’in Şeytanı, insanlar arasındaki huzuru, dayanışmayı, hoşgörüyü ortadan kaldırabilecek her tür politik manipülasyonu en az bunun duayeni olan bizler kadar mükemmelen bilmekte imiş meğer…
Aydın AKDENİZ
21 Ağustos 2009 Cuma
Tarlaya, İnsan Tohumu Eken Deist Filozof…

Fontenelle, yıldızlar üzerine anlattığı öğretilerin markiz tarafından ilgi ile karşılanmasından son derece hoşnuttu. Ona gözün görebildiği kadarıyla, insanda bir sonsuzluk hissi uyandıran bu yıldızların hareketlerini hiç üşenmeden tek, tek anlatıyor ve bunların anlaşıldığını gördükçe heyecanı katlanarak daha da artıyordu. İşte, astronomi biliminin temelleri böylesi sıradan insani duyguların etkisi ile atılmıştı. Fontenellinin biyografisini henüz,yeterince araştırmış değilim ama okuduğum kitaplarda adı oldukça sık çıkar karşıma. O’nun markizle duygusal bir etkileşim içine girip girmediği değil konumuz fakat öte yandan ben, mizaç olarak işin bu yönüyle de ilgilenmekten alamam kendimi. Çünkü kanaatime göre düşünürleri, yoğunlaştıkları konuya iten bazı sebepler olmalı. Bu, yeri geldiğinde, rekabete bağlı kıskançlık, bazen şöhret tutkusu, bazen para kazanma hırsı ve bazen de yukarıdaki örnekte olduğu gibi duygusal beklentiler sonucu olabilir. Bilimsel düşüncenin gelişmesinde acaba bireysel etkenler, toplumsal ihtiyaçlara bağlı her tür baskı ve yönlendirmeden daha mı aktif rol oynamaktadır?. Sanırım buna evet demeliyiz çünkü eğer tabiatınızda sizi diğer insanlardan farklı kılan yetenek ve dürtüler varsa, o zaman topluma verilebilecek hazır cevaplarınız daima bulunacaktır. Ve doğal olarak bunlar elbette yaratıcı olmaktan uzak, sıradan cevaplar olacaktır. O halde genel kanaatlerin dışına taşarak gelişimi ortaya koyacak esaslar için bireysel tercih ve niteliklere fazlasıyla ihtiyaç duyulmaktadır.
Fontenelle, astronomiye dair görüş öne süren ilk insan değildi? Ama yaşadığı dönem Avrupa’sında üst tabakadan güçlü bir hanımın kişisel ilgisi, eski öğretilerden bunalıp yeni arayışlara yönelen o toplumun bu konudan haberdar olmasını sağladı. Ortaya çıkan ilgi, kopernik ile zirveye taşındı. Bu arada geometri bilimi gelişti. Asilzade kadınlar, sordukları geometri sorularına cevap veremeyen adayları geri çevirdiler. Derinlemesine etüt edilip artık zihinsel tatmine karşılık veremeyen düşünce akımları demode oldu. Ekonomik olarak diğer zümrelerden sıyrılan kesim, nüfuzunu arttıracak entelektüel kimlik arayışlarına yöneldiler. Bir çeşit tatmin yolu oldu bu arayışlar… Doğrusunu isterseniz antik dönem filozofları geometriye dair çok şey söylemişlerdi zamanında, üstelik benzer kaygılarla yapmışlardı bunu. Fenikeli gemicilere çok şey borçlu idiler bu konuda, çünkü Asya’dan gelen ve bu coğrafyalarda henüz bilinmeyen bu tarz düşüncelerle tanışmaları işte bu Fenikeli gemiciler sayesinde mümkün olmaktaydı. Açıklanabilir basit beklentiler, geniş hayal gücü ile birleştiğinde ve bunu kabule hazır etkili çevrelerin beklentileri yeni bir ekolün ortaya çıkışına uygun olan zemini hazırladığında, bir problem kalmıyordu. Bu etki ile siyasi manipülasyonlar yapılabilirdi. Ve hep yapıldı da. Düşünce sistematiğinin kendi bütünlüğü içinde ortaya koyduğu değer belki bu değerlerin topluma sunulmasının sağlayacağı sonuçlar yanında önemsiz kalabilmekteydi. Daha da önemlisi işin seyrini anlayacak çapta bir entelektüel derinliğe sahip bu kişilerin kendi vicdanlarında esecek duygusal fırtınayı nasıl tatmin edebilecekleri konusu. Allah vergisi bu yetenek ve birikimler ile kendi vicdani kanaatlerini sorgulamaya kalksalar acaba ne ile karşılaşırlar? Şu yaptığı işin ne olduğunu soran kişiye suçüstü yapılan filozofun verdiği cevapta olduğu gibi mekanik, duygusallık ve adaletten mahrum ahlak öğretileri mi? icat edilecek…“ insan tohumu ekiyorum! ”
Aydın AKDENİZ
Alaturka Hezeyanlarda Şu “Dini seven bir dinsizin Tanrı teorisi” ne Yaklaşımlar!

“Dini seven dinsiz”, makalenin başlığına konu olan bu tanımlama, yazar tarafından muhtemelen okuyucu üzerinde oluşturacağı düşünülen ilgi nedeniyle özellikle seçilmiş olsa da gerçekte böylesi bir tanımlama ile örtüşebilecek herhangi bir inanç ve değerler sistemi bulunmamaktadır tarihin akışında. Bu olsa, olsa ancak her iki taraf arasında iyi niyetlerle uzlaşıyı amaçlayan bir temenni olabilir. İnsanlığın savaş, tabii felaket ve salgın hastalıklar nedeniyle dayanılması güç, bunalımlı dönemlerde bir an için aradaki görüş ve inanç farklarını bir tarafa bırakıp karşılarına çıkan sorunlara birlikte çözüm arayışına girdikleri bilinen bir gerçektir. Nitekim sanattan edebiyata, mimariden müziğe pek çok alanda bu arayışın yansımaları olduğunu görmekteyiz. Makalede, izahına çalıştığım anlatımla örtüşen içeriğe katılmamak elde değil fakat öte yandan sosyolojik bağlamda, gelişerek günümüze gelen felsefi ekoller ve inançla ilgili değerler sistemini doğru okumak zorundayız. Kâinatta, basit bir tanımlama ile yaratıcı bir güç bulunamayacağını öne süren öğretilere ateizm denilmektedir. Bu kendi içinde değişmez tek bir öğretiye sahip değildir. Antik dönemden bugünlere kendisine muhatap alıp karşı duruş sergilediği inançlar karşısında değişerek bugünlere ulaşmıştır. Ve yine karşısına aldığı kanadın yoğun karşı çıkışlarına maruz kalmıştır. Karşılıklı olarak tezler ve anti tezler atılmıştır ortaya. Somut ve nesnel olanın konu edildiği metodolojisi nedeni ile bilimselliği temsil ettiği düşünülmüştür. Ateist yaklaşımların ihmal ettiği erdemlilik ve ahlaki olgu, tanrının varlığını kabul etmekle birlikte vahyi görmezden gelen bir başka felsefi akım tarafından karşılanmak istenir ki buna Deizm adı verilir. Resmi anlamda kabul gördüğü 16. yüzyıl Fransa’sından önce İtalya’da ortaya çıktığı kabul edilir. 164 yılında Paris’te Charbury baronu Edward Herbert, deizm hakkında bir eser yazmıştır. Kendisine dindar bir görüntü vermeye çalışarak ileri sürdüğü şeylerin birer dini gerçek olmayıp sadece bir din anlayışı olduğunu belirtmiş ve aradaki ayrıma dikkat çekmiştir. Sonraki dönemlerde ara, ara çıkarak ortaya, varlığını hissettirmiştir. Yaklaşımını kısaca, tanrıya, on emir ve tabletlerde verildiği biçimden tamamen farklı bir nitelik kazandırma eğilimi şeklinde özetlemek mümkün. Bugün dahi Musevilik ve Hıristiyanlık öğretilerinin önce kendi içlerinde ve sonra birbirleri ile kıyasıya rekabet ve mücadele içinde oldukları gerçeği, bahsi geçen coğrafyalarda bu akımların niçin yaygınlık kazandığını sanırım bizlere somut bir şekilde açıklamaktadır.
Aydın AKDENİZ
22 Temmuz 2009 Çarşamba
Telefon Kulübesinde, Ölüme çeyrek Kala!
Kadın, yanındaki adamla birlikte olay yerinden hızla uzaklaşırken yüreğinin derinliklerinde yükselen o sese kulak kesilmiş, yakında evleneceği bu adamın o talihsiz kaza nedeniyle girdiği şokun etkisinden kendisini kurtarmak için yaptığı telkinleri artık duymaz olmuştu.
— Keşke o telefon kulübesine hiç girmeseydik diye sayıkladı kendi kendine.
Her şey o kadar ani gelişmişti ki, daha ne olup bittiğini anlamaya fırsat dahi kalmadan hayatın baharında, gencecik bir sokak çocuğu arabanın altında kalarak yitirmişti yaşamını. Üstelik kendi acelecilikleri neden olmuştu bu drama. O vakitte telefon etme isteği de nereden gelmişti akıllarına! Evdekiler bu küçücük gecikmeden dolayı biraz telaşlansalar kıyamet mi kopardı sanki! Hem sonra Ekrem biraz daha kontrollü olabilse idi, o yersiz öne çıkma, kendini ispatlama çabaları olmasa idi belki de hiç yaşanmayacaktı tüm bu olanlar. Zihnine üşüşen sorular verilebilecek cevapları beklemeden peş peşe gelmeye devam ediyordu.
— Ne kadar sorumluyuz biz bu olanlardan? Sokakta kendi kaderine terk edilen bu çocukların geleceği adına toplum olarak üzerimize düşenleri yaptık mı yeterince? Ya o ailelere ne demeli? Nasıl bir gerekçe ile çocuklarını sokağın insafına bırakabiliyor bunlar! Ahh, Ekrem, aslında tüm bu olup bitenler senin şu kabalığın ve gösteriş merakı yüzünden geldi ya başımıza.. İyi bir eş olabilir mi acaba senden? Kim bilir..!
Ekrem, Aysu’nu girdiği şoktan kurtarabilmek için birkaç kez telkinde bulunmayı denese de sonuç alamamıştı bu girişimlerinden. Sonunda onu kendi haliyle baş başa bırakmaya karar verdi. Hem az ileride, yolun bitimindeki köşeyi dönünce karşılarına bir kafeterya çıkacaktı nasıl olsa. İşte orada bir yandan kahvelerini yudumlar öte yandan şu evlilik tarihini belirleyerek konuşurlardı aralarında. Aysu da böylece kendisini bu denli meşgul eden düşünce ve karamsarlığından kurtulmuş olurdu.
Az sonra kafeteryaya varmışlardı. Oturmak için gözlerden uzak tenha bir köşeyi seçtiler. Kadın, içtiği kahvenin etkisi ile biraz olsun kendine gelmiş ve şuuru açılmıştı. Ekrem’e dönerek;
— Dolaylı da olsa seni şu kazadan sorumlu tutarak sanırım haksızlık ettim sana. Ne yapayım! Yaratılış işte, elde değil! Bu gibi konularda galiba aşırı tepki veriyorum.
— Hayır canım, doğru olanı yaptın sen. Yerinde kim olsa etkilenirdi yaşadıklarından. Önemli olan şimdi nasıl olduğun. Sen, iyisin artık, öyle değil mi hayatım?
— İyiyim, iyiyim meraklanacak bir şey yok. Düşünüyorum da tanışalı yalnızca üç ay oldu ve şimdi biz evlilik tarihimizi konuşacağız artık, Aman Allah’ım her şey ne kadarda hızlı gelişti böyle!
— Darılırım ama bak! Sanki endişeli gibisin bu aşamaya gelmekten! Ama haklısın, genç kız yüreği işte, ne yaparsın. Sığındığı limandan bir türlü ayrılmak istemeyen gemiler gibisiniz siz.
— Seninle tanıştığımız o ilk günü hatırlıyorum da ne kadar da tanıdık gelmişti yüzün bana. Sana bu denli bağlanıp kalmamda bilemiyorum etkisi var mıydı bunun?
— Anlaşıldı, anlaşıldı. Demek yeterince güven veremedik hala sana. Unutma insan insana benzer. Hani boş yere dememiş atalarımız, insanlar çift olarak yaratıldı diye. Bana birkaç dakika izin verir misin? Sigaram kalmamışta! Az sonra yanında olurum canım.
Ekrem, yerinden doğrulurken düşünceliydi. Aysu’nun söyledikleri soğuk bir duş etkisi uyandırmıştı üzerinde. Evet, onunla ilgili beklentileri vardı, bu doğruydu. Fakat o bunu sezinlemiş olamazdı. Onun için, bankada çalışan şu şıllığa bir kucak dolusu para yedirmişti. “ “ Ekrem Bey, tam aradığınız gibi banka hesabı şişkin, üstelik yaşlı anasından başka kimsesi olmayan çekici bir müşteri geldi şubemize. Fakat anlıyorsun değil mi?” diyerek sinsice süzülmüştü yanına. Kadının bakışlarındaki açgözlülük ve acımasızlık kendisinin dahi kanını dondurmuştu. Birkaç iş yapmıştı bu kadınla birlikte. Doğrusu başarılıda olmuşlardı hani. Cesaretleri bu yüzden artmış ve avlanmayı bekleyen avcılar gibi yattıkları pusuda talih bu kez karşılarına Aysu’yu çıkarmıştı. Onunla bankada karşılaştı önce. Profilden gördüğü bu yüz deki masumiyet, kirli düşüncelerinden dolayı utanç duymasına neden olsa da çekimserliğini kısa sürede attı üzerinden. Evet, şimdi hedefleri her ne olursa olsun Aysu idi. Ekrem bu düşünceler içinde iskemlesinden doğrulurken paltosunun cebinden düşen cüzdanı fark etmedi. Aysu, az sonra yerde duran cüzdanı görmüştü. Eğilip onu, düştüğü yerden aldı. Kısa bir tereddütten sonra merakla açtı. İçindeki fotoğrafa baktı ve arkasına yaslanarak düşüncelere daldı. Fotoğrafta, Ekrem’in şu bankacı kadınla oldukça sıkı fıkı göründüğü kareler vardı. Evet, hatırlamıştı artık Ekrem’in yüzünü. “ Tanışmamız bir rastlantı değilmiş demek ki …” şeklinde derin bir iç geçirdi kendi kendine. Ekrem’in dönüşünü beklemeden acele ile kalktı yerinden. Koşar adımlarla hızla uzaklaştı kafeteryadan. Ekrem geri geldiğinde oturdukları yerde Aysu’yu göremedi. Masaya yaklaştığında masa üzerinde duran cüzdanı ve fotoğrafı fark etti. “ her şeyi anlamış olmalı! ” diye mırıldandı. Ardından koşarak yakalamaya karar verdi onu. Yakalayacak ve zorla senet imzalatacaktı kendisine. Madem güzellikle kendiliğinden olmuyordu bu iş… O halde zor kullanmalıydı. Sokakta deli gibi koşuyordu artık. Ne yağan yağmura ne de kendisine yadırgayarak bakan insanlara aldırdığı vardı. Aysu’yu şu birkaç saat önce tinerci çocuğun kaza geçirdiği telefon kulübesinin önünde gördü. Yolun karşı tarafına geçmeye çalışıyordu. Az sonra enseleyeceğim seni diye haykırdı.
Aysu arkasından kendisine doğru koşarak yaklaşan Ekrem’i fark etti. O da bilinçsizce korku içerisinde koşmaya başladı. Trafik şimdi, allak bullak olmuştu. Öfke ile bağrışan sürücülerin küfür dolu haykırışları yankılanmaktaydı kulaklarda. Derken, acı bir fren sesi duyuldu. Şuursuzca koşuşturan bir adamın seyir halindeki bir arabaya çarptığı sonra havalanarak yol kenarındaki telefon kulübesinin oraya doğru hızla savrulduğu görülmüştü. Bu elbette Ekrem’den başkası değildi. Ekrem, hayata gözlerini acı ile usulca yumarken, bakışları son bir kez gayri ihtiyari Telefon kulübesine yönelmişti.
Aydın AKDENİZ
8 Temmuz 2009 Çarşamba
Asimetrik Körlükte, Doğu Türkistan!

Uzunca bir zamandır hemen yakınımızda, neredeyse sınır komşusu olduğumuz devletlerde yaşanan sıkıntıları gördük. İran’da, Irak’ta, eski Sovyetler Birliği’nde, Yugoslavya’da ve Almanya’da olup bitenler… şöyle bir yirmi yıl kadar gerilere gidildiğinde hiç değilse bizim gibi sıradan insanların ön göremeyeceği çapta köklü değişimler yaşandı buralarda. Almanya, doğu ile arasındaki duvarları kaldırdı önce. Ardından büyük bir ekonomik dar boğazla karşı karşıya geldi. Birleşmeyle birlikte kendisine mal edilecek faturayı ödemeye, çoktan razıydı. Yugoslavya, değişimle birlikte en kanlı çatışmalara sahne olan ülkelerden biri oldu. Gorbaçov, Sovyet tarihinde adı artık nasıl anılır? Bunu bilemem ama yaşadığımız coğrafyada bu dönüşüme imkân veren ilk liderlerden biri olmuştu vakti zamanında. Bugün, adı bile telaffuz edilmiyor. Irak, hepimizin malumu. Şimdilik omuzlarına çöreklenen Dionysos’un ağırlığından kurtarmışa benziyor yakasını. Fakat tüm bu gelişmeler dünyanın olup bitenden fazlasıyla haberdar olduğu, ilgi ve alakasını geçmişten bugüne kesintisiz bir şekilde sürdürdüğü bu coğrafya üzerinde gerçekleşmişti. Tartışılır oldu yapılanlar. Irkçı, milliyetçi değerler yükselmiş, küreselleşmeye karşı çıkılır olmuştu. Bloklaşmalar, ittifaklar, kamplaşmalar, an be an, gün ve gün komşu devletler arasında sıradan bir olguya dönüşmüştü. Dikkatlerin biraz olsun dağıtılarak gözlerden ırak yerlere yönlendirilme zamanı gelmemiş miydi acaba? Böylece, şu eski dünyanın gözü açık, yaşlı ve yorgun insanları derin bir ohh çekerek rahatlama fırsatı bulacaklardı.
Hani şu art arda dizilen domino taşları misali, fizik kurallarınca ilk hamle yapıldığında peşin sıra devrilmeye mahkum yığınlar…. Uzak doğuda ( ama dünya bir elipsoit. Olsun varsın, yaşlı ana karanın bencilliği belirleyici burada) benzer bir hamle yapıldığı takdirde, zaten geçmişten aralarında husumet ve çekişmesi olan etnik yapıya dayalı devletler düşecekler birbirlerine. En çok ta şu Kuzey Kore alacak ağzının payını. Sırtını Çin’e dayamak ne imiş görecek! Siz Çinliler, sanal parayı icat edersiniz haa! Kağıdı ,matbaayı bulduğunuz yetmedi mi size! Ucuz ticari emtia ile patent ve standartların güvenilirliğine ve tekelleşmesine meydan okumak ne imiş görürsünüz siz! Japonya, Avustralya, Malezya, Hongkok, Singapur ve diğerleri hesaplaşmak için girer sıraya vallahi. Şu Uygur meselesi bir ders olsun size!
Aklıselim nerede? Yok mu böylesi dert ve endişesi olan! Var olmasına var elbette ama sanırım henüz küresel boyutta haykıramayan cılız bir iradeden öte geçmiyor tüm varlığı!
Author: Aydın AKDENİZ
30 Mayıs 2009 Cumartesi
Primitive Kavramlarda Günü Yaşamak !

İlkelliği, yazılı tarihin başladığı dönemin hemen gerisine atarak orada bulunan ve insanlığa ait maddi, manevi bütün birikimlerin bir karşılığı olarak tanımlarsak acaba ne kadar doğru bir tesbitte bulunmuş oluruz? İlkellik iç içe geçerek süreklilik oluşturan zaman kavramında bir şekilde burun kıvırarak sırtımızı döndüğümüz ve ait olduğu zaman ve mekâna hapsetmeye çalıştığımız bir başkalığın, alışılagelen normların dışında oluşun tanımlaması ise eğer daha şimdiden bugün bize ait olanların yarınki nesiller için, ilkelliği yadsınamayacak değerler olduğunu kabullenmemiz gerekecek. Öyle ya, biz tespit ve tanımlamamızı yaparken işin kolayına kaçmış ve bizden sonrakilere kendi aleyhimize kullanabilecekleri bir bakış açısını miras olarak bırakmışız demektir bu.
Herkes pekâlâ şunu bilir ki ilkellik, gördüğümüz algıladığımız olguları aşamamak, ağırlığı altında ezilip kalmak yetersizliğidir. İlkellik kendi varlığımızı fark etmeden kendimizi sınırsız, sonsuz evrenin odağına yerleştirmek yanılgısıdır. İlkellik bir, sen-ben meselesi olmaktan öte, insanlığın arızalı işleyen düşünme yeteneklerinin katılımıyla genişleyen açmazların ortak adıdır. Dil ve iletişimde kör ve sağır olmak, kavram oluşturmada anlaşılmayı sağlayan genel prensiplerin gerisine düşerek bölük pörçük anlam kırıntılarından anlamlı bir şeyler üretme basiretsizliğidir. Doğal mecrasından uzaklaşarak şekillenen her bir anlayış, ne kadar göz alıcı renge sahip olursa olsun tarih karşısında ilkellik yaftasıyla tanımlanmaktan alamayacaktır kendini.
Hayatı okumada, insan zekâsının her tür siyasi, politik ve ekonomik, emperyal dürtülerden arınarak ürettiği ortak değerlerin zaman ve mekânı aşıp, huzur dolu bir geleceğe ulaşmada insanlığa rehberlik ettiği görülmedik bir şey değil.
Kabil’in Habil’e çevirdiği hile ve entrikalar elbette sürüp gidecek varlık kavgasında ama öte yandan Habil, insanlığın vicdanında dün hangi değere sahip ise yarınlarda da aynı saygınlığı korumaya devam edecektir. Ya Kabil, Kabil ise gerekçelerini kabul ettirebileceği budalalar aramayı sürdürecektir hayatta.
Aydın AKDENİZ
http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=772664
24 Mayıs 2009 Pazar
Diasporada Yaşayan Bir Türk, Önce Tarihin Hesabını mı Vermeli?

Kumral saçlarını şöyle bir üstünkörü tarayarak bir daha baktı aynaya. Orada, yüz hatları boyunca uzanan kederli anların derinleştirdiği çizgiler şimdi artık eskisine göre daha bir belirginleşmiş olarak durmaktaydılar öylece. Bakışları, ya onlara ne demeliydi! Neşe ve umut kıvılcımlarının beslediği bu zinde bakışlar, mevsimin henüz kışa dönmediği şu hazan günlerinde böylesine yorgun ve yalnızlığın pençesinde böylesine bezgin bir bitkinliğe mi düşmeliydiler? Yaz günlerinin neşeli koşuşturmaları arasında kışın o zemheri soğukları hep böyle bir işgüzarlıkta bulunup, hazırlığının bulunmadığı bir boş anında mı yakalar insanı?
Yalnızlığı ile baş etmenin yollarını hanidir öğretmişti hayat kendisine. Çocukluk yıllarında önceleri büyüklerinin başarı ihtirası ile itilmişti odasına. Koca odada o çocuk haliyle bir başına geçirdiği yıllar. Raflarda bulunan tozlu kitaplarla konuşmayı denedi önce. Evet, bir karşılık alıyordu onlardan ama bu, bilmediği tanımadığı dillerle verilen cevaplar oluyordu çoğu kez. Gökyüzünün maviliği, yeşil çayırlar ya da lunapark özlemi, okunan kitapların satır aralarından şekillenerek canlanırdı havsalasında. Gittiği okulda arkadaşlarının gözünde bir yabancı olmaktan kurtaramadı kendisini. Edindiği başarılar, nedense bu dışlanmışlığı aşmada yeterli olmuyordu bir türlü. Bir ömür boyu kendi edinimlerinin dışında doğuştan taşıdığı kimlik nedeniyle yaftalanmak ve karşılıklı ilişkilerde yüze vurulmaya hazır bir utanç gibi aslında gurur duyması gereken özelliklerini yutkunmak….Aidiyet duygusunun etkisiyle gittiği kalabalıklarda kendisini bekleyen tuzakları fark ederek geriye çekilmesi, hayatın akışı içerisinde karşısına çıkacak olanlara razı oluşu. Kendi milli değerleri üzerinden yabancıların iç gündem oluşturarak buradan iç siyasette kendi halkı ve insanlarının aleyhine kullanılacak değerler üretmeleri. Ana vatandan kopuşları çook ama çoook önceleri gerçekleşmişti. Babası dahi, ana dilleri olan Türkçeyi zar zor konuşabiliyordu. Bir vakitler Türkiye’ye gidip Sultan Ahmet Camii’ni görmüşlerdi. Öz vatanında bir turist gibi ağırlanması doğrusu ne kadar ağırına gitmişti kendisinin. Tek kelime olsun, ana dilini konuşamaması insanın… Ve kendisi gibi bir nice arkadaşının içine düştüğü içler acısı haller. Sokakta, şurada, burada kendi yazgısına bırakılan bu zavallı insanların oylarıyla parlamentoda bir yer edinmişti edinmesine ama gel gelelim onlar adına yapabilecekleri ne kadar kısıtlıydı böyle! Acaba, ana vatandan bir destek bir himaye gelir miydi kendilerine? Yâda uzanacak bir yardım eli? Güneşin, ufukta insanın içini ürperten soğuk ve yabancı batışlarına sessizce tanık olan bu merdiven altı insanlarının dramından kimler ve kaç kişi haberdardı acaba? Akıllı bir lobi faaliyetinin yürütülmesinden önce, bu insanların varlığından haberdar olmak gerekmez miydi !
Aydın AKDENİZ
23 Mayıs 2009 Cumartesi
ABD, Sırp Kasabı Karadziç Kozu İle AB’in Kurmaya çalıştığı “Birleşik Avrupa Ordusu”nu Engellemek İst

1991 yılının ilk günlerinde Belgrad’da dönemin Yugoslav İçişleri Bakanı Mihalj Kertes’in bilgisi dâhilinde, daha sonraları “ Gönüllü Sırp Muhafızları” adıyla tanınacak olan ve “Arkan” takma adıyla bilinen Ueyko Raznjatovic tarafından komuta edilen bir askeri eğitim kampı oluşturulur. Amaç bölgede geniş çaplı bir etnik temizlik yapmaktır. Nisan ayına gelindiği zaman bu kampta eğitilen paramiliter sırp gerillaları, önce Hırvat kenti Vukavar’da Hırvatlara yönelik giriştiği katliamların ardından bu kez hedef olarak kuzeydoğu Bosna’daki Bijeljina kasabasında yaşayan Bosnalı Müslümanlara yönelir. Federal ordu birliklerinin geniş çaplı harekâtlarla desteklediği neo çentik sırp gerillaları kadın erkek, yetişkin-çocuk ayırımı yapmaksızın büyük bir etnik temizliğe girişirler. Bölge nüfusunun % 95’i çok kısa bir sürede orta Bosna’ya kaçmak zorunda kalır. Yaklaşık beş yıl kadar süren bu katliamlar, sonunda Aliya İzzetbegoviç tarafından oluşturulacak düzenli bir Bosna ordusu ile durdurulabilecektir.
Bosna Hersek, Dayton’da imzalanan barış anlaşması gereği 2004 yılına kadar NATO koruması altında bulunurken bu tarihten sonra hamiliği Avrupa Birliği üstlenir. Bosna- Hersek’te, 2500 askerlik bir uluslararası barış gücü görev yapmaktadır. Bölgede bulunan etnik azınlıklar, kısmi cumhuriyet ve bağımsızlık taleplerini yineleseler de bu talepleri her defasın da Bosna- Hersek Yüksek Temsilcisi Miroslav Laycak tarafından geri çevrilmektedir. Bölge de istikrarın sağlanması için burada önce ortak bir güvenlik gücünün oluşturulması hedeflenilmektedir. Avrupa Birliği, gerekli kriterleri gerçekleştirmesi halinde Bosna-Hersek’i birliğe dahil edeceğini belirtmiştir.
Üzerinden her ne kadar on yıllık bir zaman geçse de Srebrenitsa’da sular bir türlü durulmuyor, ayrılıkçı görüş ve bağımsızlık istekleri her fırsatta yineleniyor. Hatırlanacağı üzere bundan on yıl önce Bosnalı Sırp lider Radovan Karadziç, Birleşmiş Milletlerin Yugoslavya özel temsilciliğini yürütmekte olan Kofi ANNAN’a rağmen koruma altındaki Sreprenitsa’ya girerek Bosnalı Müslümanlara karşı etnik temizlikte bulunmuştu. Amacı, ülkeyi Bosna- Hersek Federasyonu ve Bosna Sırp Cumhuriyeti olarak ikiye bölmekti. Uluslar arası toplum, savaş sonrası dönemde bölgede birden çok etnik gruba dayanan bir demokrasi modeli üzerinde durdu. Bunun istikrar için bir çözüm olabileceğini düşündüler. Fakat Bosna Hersek’li siyasetçilerin beklenti ve çıkarları kendileri için belirlenen hedeflerle örtüşmemektedir. Bu durum, bölge güvenliğinin nasıl bir sorunla karşı karşıya bulunduğunu göstermeye yetip artmaktadır. ( Kaynak; DW )
Avrupa Birliği savunma bakanlarının Fransa’da bir araya gelerek yaptıkları görüşmelerde ele aldıkları iki konu, bölgenin geleceği için son derece önemli. Çünkü Yunanistan, İtalya ve Slovakya’nın aksine birliğin diğer ülkeleri Bosna-Hersek’teki AB’ne ait barış gücünün geri çekilmesi, bunun yerine ancak kriz durumlarında harekete geçecek olan bir AB ordusunun oluşturulması gerektiğine inanmaktadır. NATO içerisinde ki eski misyonuna geri dönerek güçlenen bir Fransa’nın AB için çok daha yararlı olacağı düşünülmektedir. AB ‘nin oluşturmayı düşündüğü AB ordusu fikri ABD için de sorun teşkil etmemektedir. Ancak bunun NATO’ya alternatif oluşturma iddiasından arındırılması ve ittifakı zayıflatma amacı taşımaması gerektiği şart koşulmaktadır.
ABD’den Joe BİDEN, Balkanlarda yaptığı görüşmelerde Sırp, Hırvat ve Bosnalı siyasilerden aralarındaki uzlaşmazlığı bir kenara bırakarak anlaşmaya varmalarını ve AB kriterlerine odaklanmalarını istedi.
Aydın AKDENİZ
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Gözümüz Aydın! Sonun da Bölgemiz Nükleer Başlıklı Silahlardan Kurtuluyor..

1986 yılında Çernobil’de yaşanan nükleer felaket daha dün gibi zihinlerde güncelliğini korurken ABD ve Rusya arasında START antlaşmasının devamı niteliğinde nükleer başlıklı silahların sayıca azaltılmasını ön gören yeni bir antlaşmanın imzalanacak olmasıyla konu tüm dünyada önemini bir kez daha hatırlatarak, ilgili olabilecek tüm platformlarda uzun uzadıya ele alınıp, tartışılacağa benziyor bu günlerde. Konuya muhtemelen ilk önce askeri ve güvenlik stratejisi açısından yer verilecek. Oldukça sıcak bir gündemle dolu olan 2008 yılının ardından en az bir o kadar çatışma ve kavgalara gebe olan 2009’lu günlerin yaratacağı korku ve endişe atmosferinde, doğrusu iyi bir malzeme bulunmuş oluyor böylece! Ardından nükleer enerjinin askeri amaçlar dışında kullanımının kar ve zararı konacaktır ortaya. Sayıca azaltılan nükleer başlıklı silahların akıbetinin ne olduğu, bunların nerede ve hangi şartlarda saklandığı sorgulanacak. Belki de bu sorun, bir yolu bulunarak gözlerden saklanmaya bile çalışılacaktır. Nükleer kirlenmenin doğada neden olduğu tahribata geçmiş yıllardan örnekler verilecek, etkisinin binlerce yıl gözlenebileceği, bu nedenle her çeşit biyolojik organizma ve habitatta onarılmaz yaraların açılacağı anlatılacak uzun, uzun. Yukarıdaki bakış açılarından her hangi birine inanarak bunu savunanların işi zor aslında. Tarafı olduğunuz pencerenin size gösterdiği istikamette gördüklerinizi göremeyen karşı pencere komşunuzun eleştirilerine açık olmalısınız ilkin. Bazen aşırı milliyetçi fanatik, bazen humanizmaya inanan bir ahmak olarak yaftalanmak var bu işin sonunda. Haber akışının bu kadar hızlı olduğu bir dünyada, yaşamakta mı zorlaştı nedir bilmem? Haber ve bilgi akışındaki hız kadar, bu edinimlerin hazm edilmesine, sindirilmesine yardımcı olacak kriterle neden geliştirilmez bir türlü? Haa, belki adına uygarlık dediğimiz şey aslında şiddet ve gerilim üreten anlayış kalıplarından büsbütün farklı bir işleyişin adı olsa gerek. Teknolojisi paketlenen, heyecanları ambalajlanan, korku ve umutları pazarlanan, homo ekonomicus tarzı yeni bir spesifik türün yaratılmasına ve bu türden algılamaların üretilmesine konu olmak ister miyim acaba? Neyse biz şimdilik şu DW’ ye düşen gündemi yorumlamaya çalışalım;
ABD ve Rusya, taraflar arasında 1991 yılında imzalanan START antlaşmasının, yılsonunda süresinin dolacak olması nedeniyle nükleer silahların sayıca azaltılmasını hedefleyen yeni bir antlaşmayı görüşmek üzere bugün itibariyle 18 Mayıs’ta bir araya gelecekler. Bundan çok kısa bir süre önce Nazi Almanya’sının mağlubiyeti nedeniyle Rusya’da yapılan “ zafer” kutlamalarında Rusya Devlet Başkanı Medyedev’in ülkesindeki nükleer silahların modernize edileceği ve ülkesine yönelebilecek herhangi bir tehdide aynı kararlılıkla karşılık verileceği şeklindeki söylemlerinden sonra böyle bir antlaşmayı kabullenecek olması Rusya’nın Amerikan politikalarının etkisinde kalıp kalmadığının sorgulanmasına neden olmakta. Bu çelişkili durumu “ Rusya ve Dünya Siyaseti” adlı derginin başyazarı Fyodor Lukyanov şu şekilde açıklamakta : “ Gözdağı vermek için şu anda olduğu gibi fazla sayıda füze ve nükleer başlığa gerek yok. Yani bu sayıyı kolayca yarıya indirmek mümkün…Ancak nükleer silahlar tamamen ortadan kalkmayacaktır.Çünkü bunlar, Rusya’nın en büyük güvenlik garantisidir.”
Bilindiği üzere, soğuk savaş döneminde ABD ve Rusya, sahip oldukları askeri gücü korumak için önce, ellerindeki nükleer silahların sayısını arttırmayı denemişler bunun sakıncalarını anlamalarından hemen sonra ise 2002 tarihinde Bush ve Putin arasındaki görüşmelerde sayıyı 2200’e çekmişlerdi. Bugün gelinen noktada, Rusya’nın elinde bulunan silahların antlaşma metninde belirtilen sayıdan az olması ve teknolojik açıdan ABD’nin gerisinde kalması, yapılacak yeni antlaşmadan Rusya’nın karlı çıkıp çıkmayacağı sorusunu getirmekte akıllara. Ya da eğer ABD bu anlaşmayı imzalamayı kabul etmezse o zaman zaten sıkıntılı bir süreç yaşamakta olan bölgede ne gibi gelişmeler olabilir? Çünkü bu antlaşma metninin taraflara yüklediği denetimin dışında, süreci kontrol edebilecek her hangi bir başka yaptırımı bulunmamakta Rusya’nın.
Aydın AKDENİZ
9 Mayıs 2009 Cumartesi
Ortadoğu’nun çizilen yeni haritasında Şii bloğa karşı Türk- Kürt İttifakı

Kafkaslardan, Orta Asya ve Ortadoğu’ya kadar oldukça geniş bir coğrafya üzerinde meydana gelen her tür siyasi, ekonomik ve toplumsal olay, ne yazık ki bölgenin kendi gerçekliğinin ürettiği değerler olmaktan çok, küresel eğilimlerin tercih ve öncelikleri doğrultusunda şekillenir oldu. Bu durum tek başına bile bölge insanının zaaf ve ihmallerini açıklamaya yetip artmakta. İnisiyatif alamayarak aksayan her şeyin faturasını “küresel güçlere” havale etmek ne kadar inandırıcı olabilir! Problemin çözümü için bölge insanı önce, aralarındaki görüş ayrılığını hiç değilse şöyle bir süreliğine dahi olsa unutup rafa kaldırarak yerel coğrafi sınırların tarih boyunca kendisine sağladığı zenginlik ve fırsatların peşine, dayanışma içerisinde hep birlikte düşmeyi akıl etti mi acaba? Ya da gelişmiş ülkelerde benzerlerine bugün artık pek rastlanmayan anti demokratik uygulamaların neden olduğu problemlerin Balkanlar'dan Ortadoğu'ya, Irak'tan Orta Asya ve Hazar çevresine kadar kaçı dış mihraklarca planlanarak uygulanmakta? Uygulanabilmesi nasıl mümkün olabilmekte? Sosyo kültürel dokuya ait anlayış kalıpları, Irak, Afganistan, Pakistan, Gürcistan ve diğer Ortadoğulu devletlerde hiç değilse AB normlarına çekilemediği sürece dış odaklar tarafından yönlendiriliyor olmaktan şikâyet etmeye kimsenin hakkı bulunmadığı kanaatindeyim. Zayıf yönler bulunduğu sürece kıta ötesinden de ana kıtanın batı ve doğusundan da bölge için senaryo yazmaya hazır odaklar daima bulunacaktır ve bulunmuştur da. İşte, Irak çoktandır şu an resmi olmasa da fiili olarak üç ana bölgeye ayrılmış durumda. Senaryolara göre Irak’ın kuzeyinde bir kürt devleti, güneyinde ise bir şii devleti kurulacak. İran, Irak ve Suudi Arabistan Şiilerinden oluşan geniş bir şii kuşağı bölgede etkili olacak… Petrol havzalarının güvenliğini kontrol eden ABD ve sırtını petrole dayamış olan uluslararası sermaye tröstleriyle işbirliğine hazır bir oluşum. Karşı tarafta ise, bu ittifakı dengelemeye hazır bir başka oluşum; Türk-Kürt Sünni ittifakı. Şii olmayan Araplar, şii olsa da pers kökenli olmayan Azeriler hep bu dengeler içerisinde etnik ve dini kimlikleriyle bir ağırlık unsuru. Batı mentalitesinin beşeri hissiyatı bölücülüğe ve pragmatik beklentilere hesap konusu yapabilen arsızlığı. Oyunda piyon olmamak gibi bir sorumluluğu bulunan bölge aydınlarımız. Gözümüzü hep birlikte açmak zamanı geldi de geçiyor mu ne! Peki, bunca senaryo ve yazılıp çizilenler de neyin nesi böyle, dezenformasyon denilen mekanizma, zihinleri bunca bulandırmak için mi yazar, çizer bunları? Ama aşağıda koskoca bir, iki on yıla sığdırılan gerçekliği ile Irak’a ne demeli bugün?
Aydın AKDENİZ
23 Nisan 2009 Perşembe
10 Nisan 2009 Cuma
Ortadoğu’nun Etnik Manifestosu Yazılırken Amerika Nerede İdi?

Obama’da geldi sonunda. Gelişi bu coğrafyalarda büyük bir merak içinde beklenen bir lider oldu kendisi. Öyle ya halefi olan Bush, bölge insanına barış ve demokrasi getireceği vaadiyle iktidar olduğu yıllar içinde etmediğini bırakmamış, kendisiyle birlikte geride unutulması kolay olmayan kötü izlenimler bırakmıştı. Adı, ilerleyen dönemlerde yakın tarihin hangi diktatör isimleriyle birlikte anılacağını şimdiden kestirmek zor ama şu, bir devlet adamının yüzüne ayakkabı fırlatma cüretini geniş halk kitlelerine miras olarak bırakması demokrasiden anladıkları şeye verilen unutulmaz bir karşılık oldu doğrusu. İkiyüzlü, riyakâr, kibar salon söylemlerine kaba, biçimsiz, aşağılayıcı fakat bir o kadar temiz duygularla karşılık vermek modern zamanların kabullenebildiği felsefi derinliği bulunan ilkel tepkilere dönüştü. Benzeri, bölge insanı için ancak bin bir gece masallarında görülebilecek bir karşılama töreni acaba Obama için neden yapılır? Fırlatılan ayakkabı görünürde hedefi her ne kadar ıskalamış olsa da, perde arkasında sakın tam da on ikiden vurmuş olmasın? Belki vurmuştur vurmasına da hemen öyle akıllara geliverdiği şekliyle bir korunma içgüdüsü içerisinde hareket ediyor mu bakalım bu siyasiler? Ya, henüz bizlerin sadece adını bildiğimiz bir kavram olarak mazoşizmin iflah olmaz müptelası olmuşsa bu adamlar o zaman ne yaparız biz! Bölge insanının bu senaryolara alışık olması gerekiyor aslında. Makedonyalı İskender ile başlayan, Aslan yürekli Richard ile devam eden, Napolyon ile tekrarlanan bu tanışıklığın bin bir şekline iyice aşina olmamız gerekiyor. Bölge şartları asırlardır düpe düz biliniyor iken hangi gerekçelerle yapılmıştı bu seferler? Ekonomik dar boğazlar, iç siyasetteki yorgunluk, hayalperestlik ve şöhret düşkünlüğü, ihraç edilmeye çalışılan kültürü benimsetmede gözlerden saklanılması gereken zaaflardan değil miydi? Elbette parlak, ışıltılı göz alıcı söylemler geliştirmek kitleleri ikna için düşünülecek yöntemlerden iken yerel aktörlere ulufe dağıtılması sırtının sıvazlanması, özlemi duyulan fakat bir türlü sahibi olunmayan unvanların bahşedilmesi ve ne gariptir ki bunun daima bir alıcısının bulunması bölgenin niçin makûs bir talihi olur? Anlamak zor. Obama, bölgede öncekilerden daha akıllıca bir siyaset geliştirmek zorunda. Modern bir Çiçero olmayı deneyebilir mesela. Fakat bölge şartları Bush’u Saddam gibi bir diktatöre devşirirken Obama’yı ne yapar bunu da zaman gösterecek sanırım.
Aydın AKDENİZ
3 Nisan 2009 Cuma
Yazıcıoğlu, 'BBP- Büyük Barış Projesi' peşindeyken öldü!

Önümüzdeki günlerde, BBP liderinin topluca biraraya gelmeyi planladığı isimler arasında Altan, Mahçupyan ve Oran da varmış.
Cuma, 03 Nisan 2009 11:33
BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopter kazasında hayatını kaybetmesinin ardından, uzun süredir yapmayı planladığı ve son günlerde hız kazanan bir 'temas projesi' olduğu ortaya çıktı: "Türkiye'nin önde gelen aydınlarıyla biraraya gelmek ve ülke sorunlarını konuşmak."
Türkiye'nin önde gelen aydınları ile kurulan temaslardan sonra Mayıs ayında buluşmak için randevuların alındığı gün helikopter kazası yaşandı.
NTV'de Can Dündar'ın sunduğu 'Canlı Gaste', Yazıcıoğlu'nun son dönem giriştiği temasları ortaya koydu. BBP lideri, ölümünden bir süre önce sürpriz iki isme haber göndererek görüşmek istemişti. Politik karşıtı sayılabilecek aydınlarla Mayıs ayı başında Ege'de bir toplantıda buluşmak istiyordu.
Davetli listesinde ise çok şaşırtıcı isimler vardı. Bu toplantı için aracılığını istediği iki isimden biri Avukat Kezban Hatemi, diğeri de Prof. Dr. Baskın Oran'dı. Bu iki isimle birlikte, söz konusu toplantı için kurulan temaslarda kilit rol oynayan BBP Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Dr.Selçuk Özdağ da Canlı Gaste'ye konuştu.
BBP lideri ölümünden dakikalar önce bir yakını aracılığıyla bir dini liderle görüşme talebini iletmişti. Buluşmak istediği isim, Fener Rum Patriği Barthelomeos'tu.
BASKIN ORAN / AÜ SBF Emekli Öğretim Üyesi
Can Dündar: Sayın Oran, Muhsin Yazıcıoğlu sizinle ne zaman temas kurdu?
Baskın Oran: 2006 yılıydı. Kendisi benimle birebir temas kurmadı. Yetkilendirdiğini öğrendiğim, parti üst düzey yetkilisi ile yüz yüze temasta bulundum. Bu şahıs, İzmir'de yanıma geldi ve Yazıcıoğlu'nun benimle görüşmek istediğini, farklı şeyler duymak istediğini söyledi. Herkesin görebileceği bir yerde değil benim evimde görüşmek istiyorlardı. 'Memnun olurum' dedim. Ama mrneğim ben 3 aylığına İngiltere'ye gittim yani şartlar oluşmadı ve bu görüşme olmadı. Dediğim gibi bu gelişmeler 2006 yılında oldu.
10-12 gün önce de, aynı parti yetkilisi tekrar benimle temas kurdu. Bu kez sadece benimle değil; 'Size gönderilen isimlerle birlikte İzmir'in Selçuk İlçesi'nin Şirince Köyü'nde; bir butik otelde toplanmak, farklı düşüünceleri bir araya geitmek, Türkiye ve demokrasi için ne yapılabilir? bunları konuşmak ve de şimdiye kadar yapılan hatalar nasıl tekrar edilmez bu konuda fikir alışverişinde bulunmak istiyoruz' dendi.
Ricası, benim 10 kadar isimle temas edip edemeyeceğim yönündeydi. Ben bu kişilerle diyaloğa girdim. Ahmet Altan, Rıza Türmen, Mümtaz Er Türköne, Fehmi Koru gibi isimler vardı. Sağ olarak nitelendirilebileceğimiz bir iki isim vardı ama genel olarak sol yelpazenin çeşitli kanatlarından Oral Çalışlar, Etyen Mahçupyan gibi kişiler ağırlıktaydı. Bana bunların cevapları ulaşamadan, kaza haberini aldık.
Sayın Yazıcıoğlu samimi miydi, değil miydi? bilemem ama kendisinin geçmişine baktığımızda; Kendini Türk-İslam sentezi gettosuna kapatmış bir oluşum var. Aynı zamanda devlete hakim olan 'vatan millet sakarya' zihniyetinden çekmiş, cezaevlerinde işkence görmüş birnden bahsediyoruz. Yazcıoğlu kısır döngüden kurtulmak istedi; değişmek zorunda olduğumuzu gördü.
Türkiye'de İki çıkmaz sokak var. Değişim istemeyenler bunlar. Birisi Hükümet Sözcsü Cemil Çiçek... Bir zamanlar Meral Akşener'in 'Ermeni dölü' diyerek hem Ermenilere hem de Kürtlere küfretmesini taklit etmek istercesine kalkıp, DTP için 'Ermenistan sınırına dayandılar' dedi. Bu tam anlamıyla soğuk savaşın içeriye tercümesi, herkesi düşman görmek demek. Çıkmaz sokağın bir kanadı bu.
İkinci kanat da, CHP'nin temsil ettiğini düşündüğüm, 1930 model Kemalistleri içinde barındıran, 'hiçbir şey değişmesin, her şey aynı kalsın' kanadı. Yazıcıoğlu ikisinden çok farklı gibi geldi bana.
KEZBAN HATEMİ / Avukat
Can Dündar: Sayın Hatemi sizinle ilk olarak ne zaman görüşmüştü? İlginç bir yemekte bir araya geldiniz galiba?
Kezban Hatemi: Benimle ilk kez, kendi talebiyle, Patrik Bartelamaus Hazretleri'nin evinde bir yemekte görüştü. Yemeğe katılmak ve Patrik hazretleriyle de görüşmek istedi. 2005 yılının eylül ayıydı ve anlamlı bir tarihti; 6 Eylül'dü.
Yazıcıoğlu o yemekte çok önemli şeyler söyledi. 'Yanlış tarihi birikim, önyargılar, maalesef birbirimizi tanımamızı engelliyor. Ben de aynı iradeden müzdaribim aynı irade bana da işkence yaptı' dedi. Çok entersan bir diyalog geçti Patrik Hazretleri'yle; kendisi çok şaşırdı ve 'Ya sizde mi? Siz nasıl işkence gördünüz?' dedi.
Sayın Yazıcıoğlu hapishane yıllarını anlattı. Beni bu konuşmada etkileyen şey, 'önyargılar ve yanlış tarihi birikim' üzerinde durması oldu.
Yemeğin ilerleyen saatlerinde cemaatten önemli birisine telefon geldi. O kişi telefonu bana verdi; 6-7 Eylül olaylarının 50. yıl dönümüydü o gün. 'Beyoğlu'ndaki sergi BBP ve Ülkü Ocakları tarafından basılıp resimler tahrip edildi, yumurta atıldı ve insanlar tartaklandı' denildi telefonda. Ben hemen telefonu kesip masaya döndüm. 'Büyük bir olay nasıl olur?' dedim. Çok üzüldüğünü söyledi 'olmaması gerekir' dedi. Tasvip etmediğini söyledi ve daha sonra yemeği noktaladık.
O olaydan sonra birkaç kez yine aynı ortamlarda bulunduk. Daha sonra 18 Mart'ta; tıpkı Baskın Hoca gibi önemli bir yakını tarafından mail'le bilgi sahibi oldum. Ben ve eşim de Ege'deki toplantıya davet edildik. Benden temasa geçmemi istediği isimler: Ahmet Altan, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Baskın Oran, Oral Çalışlar, Mümtaz Er Türköne, Fehmi Koru, Murat Belge, Ali Bayramoğlu, Rıza Türmen, Nuray Mert, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Etyen Mahçupyan, Fuat Keyman, Elçin Macar, Ali Bulaç, Şahin Alpay ve Nazlı Ilıcak'tı. Bu isimlerin toplantıya katılması için yardımcı olmamı rica ediyordu. Baskın Hoca ve Eser Karakaş'la temasa geçtiklerini ve bu toplantının yapılmasındaki amaçlarının da bir arada olmak, farklılıklar üzerinde konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak, birbirimizi daha iyi tanımak ve aydınlanmak gayesi taşıdığını belirttiler.
Belirtilen tarihin benim için uygun olmadığını söyledim ve 'Diğerleri ile görüşüp değiştirebiliriz' yanıtını aldım. 18 Mart Çarşamba günü aldığım bir mail'di bu. 20-25 dakika sonra da kazayı öğrendik.
Enteresan olan şuydu: Dink davasının müdahil avukatı ve ailenin avukatıyım. Hemen Orhan Dink'i aradım. 'Böyle bir toplantı var ben sizin avukatınızım. Bu konu mutlaka gündeme gelecek, ne diyorsunuz? dedim. 'Hocam mutlaka katılmalısın' dedi ve ekledi: Her zaman diyaloğun ve karşılıklı görüşmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Ben bu toplantıya katılacaktım.
BBP Yüksek İştişare Kurulu Üyesi Dr. Selçuk Özdağ (Muğla Üniversitesi Öğretim Üyesi)
BBP Eski Genel Başkan Yardımcısı olan Özdağ, Yazıcıoğlu'nun talebi doğrultusunda kişilerle temas kuran, görüşen kişiydi. Toplantıyı örgütlemeye çalışan isimler arasındaydı.
Selçuk Özdağ: BBP'nin Genel Başkanı şliddete karşı bir insandı. Devletinden yanaydı ama devletin de insanından yana olmasını istiyordu. Devletin, milletin ve inançların barışmasını istiyordu. Ve buna 'Büyük Barış Projesi' ismini veriyordu. Yazcıoğlu, Türk milletini bir bütün olarak değerlendiriyor, bu topraklarda yaşayan herkesi bir emanet olarak kabul ediyordu.
Parti bünyesinde Türkiye'nin sorunlarını masaya yatırdığımız zaman, Türkiye'nin bir azınlık sorunu olduğunu; Ermeni, Yahudi, Musevi, Rum, Süryani vatandaşların olduğunu konuşuyoruz ve arayış içine giriyorduk. 'Bir komisyon kuralım ve dosya hazırlayalım' dedik. Merhum Yazıcıoğlu, bununla ilgili MKYK Üyesi ve Ziraat Yüksel Mühendisi Cihangir Ekici ile beni görevlendirdi.
Cemaatler ile görüşmek istedi. Ekici bu cemaatlerin programlarına, etkinlik faaliyetlerine katılmaya başladı. BBP'yi tanısınlar, fikirlerimizi bilsinler, duysunlar; biz de onların problemlerini duyalım istedik. Hrant Dink ile de görüşmüştük o zamanlar. Ben demiştim ki; bizim iftarımıza katılın. Bizi tanıyın biz de sizin bir dini etkinliğinize katılalım. Ama olmadı, mazereti olduğu için katılamadı.
Başkanımız, Fener Rum Patriği Bartelamaus ve Ermeni Patriği Mutafyan ile görüştü. Samimiyetimizi gösteriyordu bunlar. Bulgaristan'a, Yunanistan'a gitmek, oradaki Türk azınlıklarla, Yunanistan eski Başbakanı Simitis ile görüşmek için çalışmalarımız oldu.
Bunları herkesle paylaşmıyorduk ama görüşmeler takip edilebilirdi tabiki. İnternet sitelerimiz çökertiliyor, müdahaleler yapılıyordu. Ulusalcı, ırkçı söylemler ekleniyordu. Başkanımız, bu konuda beni görevlendirdi. Teşkilatlarımıza gerekli uyarıları yapıyordum. Müslüman hoşgörüsünün olması gerektiğini söylüyor, müdahale ediyordum. Tabi ki 1 milyonluk bir kitleyi kontrol etmek kolay değildi.
Can Dündar: Dink davasında adı geçen bir partinin, bir yandan da bu temaslarda bulunması... Öne çıkan bir parti durumu söz konusu...
Selçuk Özdağ: Bu hareket, Yazıcıoğlu'nun şahsı adına ve de BBP'nin geleceği noktasında bir başarı sağlayacaksa, birlik ve beraberliği temin edecekse, huzuru oluşturacaksa, adaleti sağlayacaksa birilerini elbette ki rahatsız eder. Bize tehditler geliyordu. Yakın korumaya alınıyorduk ki bunu devletimiz de biliyor.
Yetkililerden bu tehditlerin çeşitli örgütlerden geldiği yönünde bilgiler alıyorduk. Hareketin demokrat ve insani kimliğinden rahatsız olan kişilerden geliyordu. Hareketimizi ırkçı yapıya çekmek, demokrat kimliğinden uzaklaştırmak isteyen ve bu söylemi benimseyen kişilerden geliyordu.
Ergenekon'la da biraz ilişkilendiyorduk. Tam olarak o çevrelerden geldiğini söyleyemem ama demokrasiden yana olan, darbelere kafa tutan biriydi Yazıcıoğlu. 28 Şubat'taki tutumu, 27 Nisan'a en sert çıkışı byapan kişiydi. Demokrasiden, hukukun üstünlüğünden yanaydı. Bu ülkenin huzurundan ve barış içinde olmasından yana katkıda bulunmaya çalışan bir insandı...
Can Dündar: 15 gün önce suikast ihbarı aldığınız doğru mu?
Selçuk Özdağ: Bu konuda emin olmadığımız için konuşmak çok zor. Bu ihtimali de masanın üzerinde tutmamız lazım.
BASKIN ORAN
Can Dündar: Gerçekçi bir şey söylemek zor ama, toplantı gerçekleşseydi yeni bir açlım bekler miydiniz? Ve de suikast ihtimali konusunda ne düşünüyorsunuz?
Baskın Oran: İki soruyu birbirinden ayırmak gerekir. Ben şuna inanırım; düşman olan taraflar birbirinin gözüne bakarak konuşabiliyorsa, düşmanlık azalır. Düşmanlık birbirini tanımamaktan gelen bir şeydir. Ben yüzyüze görüşmeye çok iyi bakarım.Yazıcıoğlu Türkiye'de hiç değişmeyen iki kanattan farklı olarak, değişimi savunuyordu ve bunu istiyordu. Bunu; siyasi, ideolojik, insan olarak bilemem ama ne amaçla olursa olsun değişmek istiyordu. Farklı fikirleri duymak istiyordu ve benim için önemli olan bu.
Suikaste gelince... Bütün olanları düşününce; 5 kez trafik kazası geçirmesi, 12 Eylül'de ciddi işkence görmesi, farklı insanlarla temas etmek istemesi ve netice almaya yönelik girişimler yapması... Evet, bu konu mutlaka araştırılmalıdır.
KEZBAN HATEMİ
Ben de aynı fikirdeyim. 5 değil 18 trafik kazası söz konusu ve bunlar tesadüf olamaz. Çok ciddi araştırılmalı diye düşünüyorum. Türkiye'nin kırmızı çizgileri var. İç ve dış düşmanlar diyerek 'cambaza bak cambaza' diyen, bizi oyalayan zihniyet, aynı şekilde Yazıcıoğlu'na da işkence yapmıştır. Ama o değişim süreci içinde olduğunu hissettirmeye çalışıyordu. Tabi parti için kolay bir şey değildi.
Hrant'ı olayının ve varsa bu olaydaki suikast iddialarının aydınlatılmasını, esas azmettiricilerin ortaya çıkartılmasını isteriz, Şefaffaflaşmak, demokratikleşmek bunu icap ettirir.
SELÇUK ÖZDAĞ
Can Dündar: Kazalar konusunda soru işlaretleriniz var. Daha önceki kazalar neydi araştırdınız mı?
Selçuk Özdağ: Benim kendisiyle birlikte geçirdiğim bir kaza var. Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanı oylamasının olduğu gün. Bizim düşüncelerimiz belliydi ve 'hayır' diyerek başka adayı destekleyecektik. Tokat'tan Ankara'ya giderken; Ankara girişinde, bir kamyon önümüze çıktı. Ciddi bir kaza yaptık ama sağ çıktık. Rahmetli 'oylamaya yetişmem gerekir' dedi ve siz ilgilenin diyerek oradan ayrıldı. Oylamaya son dakikada yetişti ve milletvekili arkadaşlarımızla birlikte ret oyu verdi.
Şüphelenmiştik. Ciddi bir yaralanma geçirseydi ya vefat etseydi oylamaya katılamayacaktı tabi milletveki arkadaşlarımız da katılmayacaktı. Bugün de helikopter kazasının masanın üzrerinde tutulması gerektiğini inanıyorum
Ayrıca, Kayseri Valisi hakkında da son gelişmeler ilginç Vali ile bizzat kaza günü ben görüştüm ve o açıklamaları bana da söyledi. Askeri kaynaktan aldığını söyledi. Daha sonra ise resmi bir verinin olmadığını ve o kaynaktan aldığı bilgiyi aktardığını dile getirdi.
Vali'yi töhmet altına sokmak istemem ama Meclis'in o kaynağın kim olduğunu araştırması gerekir diye düşünüyorm.
Cuntalara direnen, sivilleşmeye çalışan bir hareketten bahsediyoruz. Birey merkezli bir yapıya gidiyor ve 'önce insan' diyorduk. Türkiye'de yaşayan her insanı değerli kabul ediyorduk. O yüzden sözü geçen toplantıları düznelemek istiyorduk. Çok şeyin bedelini ödedik Türkiye'de.
KEZBAN HATEMİ
Rahmetli Hrant'ın ölümünden sonra biz de tehditler almaya başlamıştık; özellikke Türk İntikam Tugayı denen yapıdan geliyordu bu tehditler. BBP sitesi üzerinden tehditler yapılıyordu.
Ben pertiyi aradım ve 'Sayın Yazıcıoğlu'nun haberi var mı?' diye sordum. Bana dönünüz dedim. 15 dakika sonra geri aradılar ve 'Sitelerin kendi kontrolleri dışında olduğunu' söylediler. Selçuk Bey o gün bana 'Başkan yapılması gerekenler yapılsın talimatı verdi' dedi. Bence Ergenekon denilen olgu ya da adı her neyse, bu sitelerle ilgili araştırma yapılarak çok kısa sürede bulanabilir. Aslında hukuk devletinin de görevi budur.
Kaynak: NTV
1 Nisan 2009 Çarşamba
İçteki Terörle Savaş:Yahudi Tarihinin Sonu

Bugün ele alacağım mesele, İsrail'in vahşiliği ve çağdaş yahudi kimliği hakkında söylemek zorunda olduklarım arasında her halde en önemli olanıdır. Bu mesele hakkındaki düşüncemi kapsamlı bir kitapta yahut akademik metinde şekillendirebilirdim ama bunun yerine tam tersini yapıp alabildiğince kısa ve basit bir dille aktarmaya çalışacağım.
Şu geçen haftalar zarfında İsrail'in Gazze'deki Filistinli sivil halka karşı soykırımvâri askeri harekâtına şahit olduk. Dünyanın en güçlü ordularından birinin kadınları, yaşlıları ve çocukları nasıl ezdiğine şahit olduk. Okulların, hastahanelerin ve mülteci kamplarının tepesinde gayri nizâmi silahların estirdiği fırtınaları gördük. Daha önce savaş suçları işlendiğini gördük ve de işittik ancak İsrail'in haddi aşması bu kez kategorik olarak farklı. Yahudi İsrail nüfusunun mutlak çoğunluğu buna destek verdi. İsrail ordusunun Gazze'deki harekâtını İsrail nüfusunun yüzde 94'ü destekledi. Yani İsraillilerin yüzde 94'ü sivillere karşı girişilen hava baskınlarını onayladı. İsrail halkı katliamı televizyon ekranlarından izledi, seslerini duydu, ateşler içindeki hastahane ve mülteci kamplarını gördü ama yerinden kalkmasına yeterli gelmedi. "Demokratik seçimle" iş başına gelmiş zalim liderlerini durdurmak için pek bir şey yapmadılar. Bunun yerine, içlerinden bazıları iskemleleri kapıp ordularının Gazze'yi kan banyosu yapılan, modern bir İbrani arenasına çevirişini izlemek üzere Gazze Şeridine nâzır tepelere çıktılar. Kampanyanın bitmişe benzediği ve Gazze'deki katliam ölçeğinin gözler önüne serildiği bugün bile vicdan azabı duymuş gibi durmuyor İsrailliler. Sanki bu yetmezmiş gibi bir de dünya çapındaki yahudiler, savaş sırasında "yalnızca Yahudilerin yaşayacağı bir devlet" lehinde nümayişler düzenlediler.
Apaçık savaş suçlarına verilen böylesi bir halk desteği daha önce görülmüş ve duyulmuş değildir. Terörist devletler öldürür, ancak belli belirsiz utanç duyarlar bundan. Stalin'in Sovyetler Birliği uzaktaki bazı Gulaglarda bunu yaptı; Nazi Almanyası kurbanlarını ormanların derinliklerinde ve tel örgülerin ardında öldürdü. Yahudi devletine gelince, İsrailliler, okulları, hastahaneleri ve mülteci kamplarını hedef alıp gayri nizâmi silahlar kullanarak savunmasız kadınları, çocukları ve yaşlıları güpegündüz boğazlıyorlar.
Bu seviyeye ulaşmış grup barbarizmi izaha muhtaçtır. Önümüzde duran görev, İsraillilerin toplu vahşiliği üzerine bir soruşturma olarak tanımlanabilir. Bir toplum nasıl olur da şefkat ve merhametini yitirebilir?
Terör, Ruhlarında Mündemiç
İsrailliler ve onların destekleyici yahudi cemaatleri, herşeyden ziyade kendi ruhlarında içkin olan vahşilik tarafından terörize ediliyorlar. İsrailliler gaddarlaştıkları nispette korkmaya başlıyorlar. Mantık basit. Bir kimse, ötekine daha fazla acı çektirdikçe çevredeki muhtemel, potansiyel ölümcül kapasiteden duyduğu endişe de o nispette artıyor. Daha geniş ifadeyle İsrail, Filistinli, Arap, Müslüman ve İran'da kendi içindeki saldırganlığı buluyor [kendi içinde bulduğu saldırganlığı onlara yansıtıyor]. İsrail vahşiliğinin sınır tanımadığı, hiçbir benzerinin olmadığı gerçeğini göz önüne aldığımızda endişelerinin [anksiyete] muazzam bir seviyede olduğunu söyleyebiliriz.
Demek ki İsrailliler, suç ortağı olan kendilerinden korkuyorlar. Ruhlarında mündemiç terörle ölümcül bir savaşa tutuştular. Fakat bu iş'te yalnız değiller. Sivillerin üzerine beyaz fosfor yağdıran bir devlete destek vermede yarışa giren diaspora yahudileri de aynı mahvedici tuzağa düştü. Büyük bir cürümün şevkli destekçisi olarak ruhunda bulduğu zalimliğin başkalarında tezahür etmesi düşüncesi onu korkuya sevkediyor. İsraili destekleyen diaspora yahudileri, kendi içlerinde bulduklarına benzer bir vahşi niyetin bir gün kendilerine dönmesi gibi muhayyel bir ihtimal karşısında harap oluyorlar. Anti-semitizm korkusunun aslı esası işte budur. Kollektif yahudi merkezli kabîlevi acımasızlığın ötekilere yansıtılmasıdır.
İsrail-Filistin çatışması diye bir şey yok
İsrail ve onun destekçilerinin, yanıcı bir iç saldırganlığın üzerine benzin döktüğü, ateşten intikam topu haline geldikleri şu kısır döngünün oluşumunu görüyoruz burada. Tüm bunlar hayli anlamlıdır. Filistinliler askeri bakımdan İsrail saldırganlığına ve İsrail'in yıkıcı kapasitesine karşı koyamayacaklarından dolayı bir İsrail-Filistin çatışmasının olmadığını savunma hakkına sahibiz. Ortada olan biten bir şey varsa o da İsrail'in psikozudur, İsrail'in endişe içerisinde kıvrandığı, kendi acımasızlığını başkalarına yansıttığı ruhsal bozukluk. Günümüzün Nazileri nazarıyla bakılan İsrailliler her yanda Nazi görmeye mahkum olmuşlardır. Benzer şekilde, anti-semitizm'in yükselişi diye bir şey de yok. Basitçe söylemek gerekirse, diaspora yahudileri, bizzat ispatladıkları şekliyle, etnik bakımdan kendileri kadar yoz ve merhametsiz birilerinin var olması ihtimaliyle perişan olmaktadır. Kısacası, İsrail politikası ve siyonist lobicilik hakkında hüküm verirken, topyekûn psikozun eşiğindeki ölümcül kollektif yahudi paranoyasından daha azı takdir edilmemelidir.
Siyonisti, kanlı yolculuğundan kurtarmanın bir yolu var mı? Tarihin seyrini değiştirmenin, İsraillileri ve onun destekçilerini düştükleri dalâletten kurtarmanın bir yolu var mı? Bu soruyu sormanın en iyi şekli, İsraili ve siyonisti bizzat kendisinden koruyacak bir yolun olup olmadığını sormaktır. Anlaşılabileceği üzere aslında tam olarak İsraillileri ve siyonistleri kurtarmakla ilgili değilim. Daha doğrusu, aklım, siyonistleri haddi aşmaktan kurtarmanın Filistine, Irak'a ve galiba bize barış ihtimalini sunacağını söylüyor. İsrail, bunun görmede zaafa düşenler için buzdağının görünen küçük bir kısmıdır. Ölümcül bir şekilde müdahaleci neocon ideoloji ve uygulamaların doğrudan sonucu olarak Amerika, İngiltere ve Batı eninde sonunda benzer korku politikalarına mahkumdurlar.
Nasıradan Çekinmek
Anlatıldığına göre çok zaman önceleri, Kenan diyârında [din] kardeşleriyle birlikte yaşayan İsrailoğullarından bir zat varmış. Çağdaş İsrailliler gibi o da nefret, intikam ve korkuyla kuşatılmış bir halde yaşıyormuş. Belirli bir merhalede artık müdahale etmeye ve durumu değiştirmeye karar vermiş ve bir de bakmış ki acımasızlıkla baş etmenin lütuftan başka hiçbir yolu yok. "Öteki yanağını çevir" düsturunu salık vermiş. İsrailoğlunun psikozuna "içteki terörle savaş" teşhisi koyan İsa, şiddete karşılıkta bulunmanın tek yolunun, içindeki iyiliği ararken aynaya bakmak olduğunu kavramıştı.
İsa'nın çıkardığı dersin, batılı evrensel ahlâkın şekillenmesine zemin hazırladığı hayli belirgindir. Modern siyasi ideolojiler kendi derslerini Hıristiyan ümidinden devşirir.
Marks'ın eşitlik adına sürdürdüğü normatif arayış, İsa'nın kardeşlik mefhumunun seküler bir dille yeniden yazılması olarak görülebilir. Ne var ki tek bir siyasi ideoloji bile çıkıp da İsa'nın lütuf (grace) mefhumunu almadı. Barışı arama fiili öncelikle insanın derûnunda başlar. İsrailliler ve onların neocon ikizleri barışı caydırıcılıkta ararken hakiki barışa, ruhta ahenk arayışıyla ulaşılabilir. Lacancı bir uzman komşuyu sevmenin gerçekte kendini sevmek olduğunu telkin edebilir. İsrailli'nin durumu bunun tam tersidir. Tekrar tekrar ispatladıkları üzere gerçekte kendilerini sever, komşudan nefret ederler yahut kısaca, sadece kendilerini sever umumdan nefret ederler. Neredeyse herşeyden ve herkesten nefret ederler: Arap'tan, Chavez'den, Alman'dan, İslam'dan, Mûsevi olmayanlardan, domuz etinden, Papa'dan, Filistinliden, Kiliseden, isa'dan, Hamas'tan, Kalamar ve İran'dan. Sen söyle, onlar nefret etsin. Böylesi bir nefret zevk vermedikçe tüketici bir proje olsa gerektir. Ve hakikat, İsrailoğullarının "zevk ilkesi" şu şekilde ifade edilebilir: Başkalarına acı çektirirken nefrette zevk bulmak.
Bu noktada söylemek gerekir ki "içteki terörle savaş" bir yahudi icâdı değildir. Herkes – uluslar, halklar veya bireyler – onun potansiyel nesnesidir. Amerika'nın Hiroşima ve Nagazaki'de yaptığı nükleer katliam Amerikan halkını terörize edilmiş bir topluluk haline getirdi. Bu toplu endişe, "soğuk savaş" olarak bilinir. Amerika bizzat kendisinin ispatladığı şekliyle merhametsiz birilerinin ortaya çıkması korkusundan kendisini hâlâ kurtaracak. Şok ve Dehşet'te Amerika ve İngiltere üzerinde bir yere kadar benzer etkiye sahiptir. Yüksek motivasyona sahip bir seçkinler sayesinde dehşete kapılmış kitlelerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu türe "korku politikası" deniliyor.
Ama yinede batılı söylemi düzeltici bir mekanizma var. Kendi kendisini besleyen paranoya eliyle gittikçe radikalleşen yahudi devletinin aksine, şerle öyle ya da böyle yüzleşilmekte ve er ya da geç kuşatılmaktadır. Câni kınanmakta ve barış ümidi bir şekilde eski durumuna iade edilmektedir. Bu demek değildir ki Obama'nın bir değişim getirmesi hususunda nefesimi tutuyorum, hakikat, Obama'ya değişim getirmesi için oy verildi. Obama, şerri hakiki manada sınırlandırma teşebbüsümüzüm sembolüdür. Yahudi devletinde ise olmamakla kalmayıp asla da olamayacak bir şeydir bu. İsrail ve Batı arasındaki fark âşikardır. Batıdaki Hıristiyan mirâs, evrensel iyilik esasına dayalı bir temenniye imkan vermektedir. Sürekli olarak şerre mâruz kalma tehdidi altındayız ama iyiliğin galebe çalacağına inanma eğilimimiz var yine de. Halbuki İsrailoğullarının kabilevi söyleminde seçilmişin mülkiyetindedir iyilik.
İsrailliler komşuda bir iyilik yahut zerâfet görmezler, komşularını vahşi ve yaşamı tehdit eden bir unsur olarak görürler. Zerâfet, İsraillilerin mülkiyetindedir ve tesadüfe bakın, kendileri öylesine masum öylesine mağdurlardır ki. Batının evrensel söyleminde iyilik bir kişiye yahut ulusa ait değildir; herkese aittir ve aynı zamanda hiçkimseye ait değildir. Batının evrensel mirâsına göre iyilik, hepimizin derûnundadır. Bir siyasi parti veya ideolojinin mülkiyetinde değildir. Hepmizin özünde yüceltici bir lütuf ve iyi bir Tanrı var
Nasıl bir [Tanrı] Baba?
"Tanrınız RAB mülk edinmek üzere gideceğiniz ülkeye sizi götürdüğünde ve önünüzden birçok ulusu kovduğunda...onların hepsini yok etmelisiniz. Onlarla antlaşma yapmayacak ve onlara acımayacaksınız." (Tesniye 7:1-2)
İsrail ve onun destekçisi lobilerin söyleminde şefkate yer olmayışının kökenini bu noktada anlamaya teşebbüs edebiliriz. Yahudiler ve onların farklı Tanrıları arasındaki sorunlu ilişkileri tafsilatlı bir şekilde incelemenin konuya biraz ışık tutacağına inanıyorum. Yahudi "Tanrılarının", "İdollerinin" ve "Baba Figürlerinin" sayısındaki artışın belli belirsiz sorun teşkil ettiği açıktır en azından söz konusu olan ahlak ve zerâfet olduğu müddetçe. Oğul ve ahlâksız babası arasındaki ilişkiler tetkik edilmelidir. Felsefeci Ariella Atzmon (kendisi annem olur), yanlış başlangıcın karmaşıklığını "Fagin Sendromuyla" tanımlar. Charles Dickens'ın Fagin'i, çocukları suça teşvik eden bir yetişkindir. Yankesiciliğin ve hırsızlığın nasıl yapıldığını öğretip onları çalıştırır ve çocukların çaldığı mallar karşılığında onlara yiyecek ve barınak sağlar. Çocuklar, efendilerine karşı minnet duymalıdırlar ama kendilerini hırsız ve yankesiciye çevirdiği için onu aşağılamalıdırlar da. Çocuklar Fagin'in sahip olduğu her ne varsa hepsinin de çalıntı olduğunu, Fagin'in zarifliğinin içtenlikli veya hâlis olmaktan çok uzak olduğunu farkederler; gayrı ahlaki kancadan kurtulmak için er ya da geç efendi Fagin'e sırt çevireceklerdir.
Baba-oğul bakış açısından, Kitab-ı Mukaddes'in Tanrı Yehova'sı Fagin sendromunda gördüğümüzden farklı değildir. İsrail'in Tanrısı, yerli sâkinleri soyup soğana çevirmeleri maksadıyla şu seçtiği halkı çölden vaad edilmiş topraklara göndermektedir. Ahlaklı babadan veya "inayetli bir Tanrı'dan beklenecek olan bu değildir. Sonuç itibariyle İsrailoğulları Yehova'yı sevdikleri nispette kendilerini katil ve soyguncuya çevirmiş olmasından dolayı onun hakkında belli belirsiz şüphe besliyor olmalıdırlar. Hüsn-ü muamelesinden bile kuşku duyuyor olmalılar. Dolayısıyla yahudi tarihi boyunca "sadece birkaç yahudiden"daha fazlasının semâdaki babaya sırt çevirmiş olmaları bizi şaşırtmamalıdır.
Bununla birlikte sekülerist algıya göre Tanrı/lar insanlar tarafından icât edilmiştir; bu algı çerçevesinden bakınca, böylesi "ahlaksız Tanrıyı" icâd eden kimdi acaba diye sorası geliyor insanın. Böyle bir Tanrının kurallarını takip etmeye insanları zorlayan nedir? Yehova'dan uzak durmaya başladıktan sonra Yahudilerin icâd ettiği alternatif tanrıların hangileri olduğunu tespit etmek ilginç olacaktır.
Lincoln'ün Amerika'da köleliği kaldırmasından beri geleneksel kâbilevi ortam ve ortodoks Musevilik'ten [Rabbinik Yahudilik / Çifte Torah] "birkaç yahudiden" daha fazlası uzaklaştı. Pek çoğu kendilerini çevreleyen gerçeklere karışıp gitti, seçilmişlik etiketini bir kenara bıraktı ve sıradan insanoğluna döndü. Diğer pek çok yahudi ise Tanrı'yı terk etti ama ırki ve kabîlevi bağlarını korudu. Kabîlevi aidiyetlerini Museviliğin umdesine değil etnik, ırki, siyasi, kültürel ve ideolojik zemine dayandırmaya karar verdiler. Yehova'yla ilişkilerini kesmelerine rağmen sekülerist bir bakış benimsemede inat ettiler ki çok geçmeden yekpâre, din benzeri bir umdeye döndü. Yahudi kitlelerin 20. yüzyıl boyunca çok cazip bulduğu din benzeri iki ideoloji Marksizm ve Siyonizmdi.
Marksizm, seküler bir evrensel ahlak ideolojisi olarak tasvir edilebilir. Bununla birlikte Marksizm, yahudi kabilesinin umdesine dönüşme sürecinde humanizminin veya evrenselliğinin tüm izlerini kaybetti. Bildiğimiz üzere, siyonist ideoloji ve uygulama, kendilerini Marksın gerçek takipçileri olarak adlandıran solcu yahudilerin hâkimiyetindedir. Filistinliler pahasına gerçekleşen Yahudi ulusal dirilişinin meşru bir sosyalist çaba olduğuna iman ederler.
Yeterince ilginçtir, onların muhalifi olan Siyonit Karşıtı Doğu Avrupa Yahudi İşçi Sendikaları Birliği, Filistinlilerin kurumsal soyguna mâruz kaldıklarına inanmadı; bunun yerine, zengin Avrupalılardan almanın, sosyal adalet yolunda büyük bir evrensel sevap olduğuna inandılar.
Aşağıdaki mısralar birliğin marşından:
Korkusuz nefretimiz sürüp gidecek,
Yoksulu soyana ve öldürene:
Çar'a, efendilere, kapitalistlere.
İntikamımız çabuk ve kesin olacak
Ahlak veya siyasi bağlara herhangi bir soru havale etmeksizin açıktır ki Marksist Yahudi marşı "nefret" ve "intikamla" bezelidir. Yahudilerin Marks, Marksizm, Bolşevizm ve eşitlik şevki bilindiği kadar hikayenin sonu da biliniyor. Yahudiler uzun zaman önce kitle halinde Marks'tan koptular. Devrimi, Chavez, Evo Morales gibi gayri-musevilere (Goyim) terk ettiler; evrensel eşitlik ve ahlakın hakiki manasını hakikaten içselleştirmiş liderlere.
Marksizm, 19.yy'ın sonları ve 20.yy'ın başlarında Avrupalı yahudilerden pek çok takipçi kazandı ama Holokost'un ardından siyonizm, dünya yahudilerinin sesi oldu. Fagin benzeri Siyonist Tanrılar ve idoller doğdu: Herzl, Ben Gurion, Nordau, Weizmann, takipçilerine gayri ahlâki bir başlangıç vaad ettiler. Vâdesi geçeli çok olmuş tarihi adâlete giden yol Filistinlileri soymaktan geçiyordu. Siyonizm, Eski Ahidin kutsi metnini tapu siciline dönüştürdü. İsrailli'nin Siyonizme ve Siyonist ideolojiye karşı hıncını açıklamaya yeter bu. İsrailli, Yahudi Diaspora'nın gayri ahlâki kolonyal projesinde istihkamcı olmaktan ziyade toprakların tabîî sâkini olmayı tercih ederdi. İsrailli yahudi, siyasi duruşunu ahlâki gerçeklerden kaçarak sağlıyor. İsraillinin, yaptığı savaşları sevdiği gerçeği kadar, bu savaşları vermekten nefret etmesini de açıklar bu. "Yahudi ulusu" veya "Siyonizm" gibi büyük ve ırak bir ideoloji uğruna ölmeye razı değiller. Beyaz fosforu ve misket bombasını muhakkak ki uzak bir yerden atmayı tercih ederlerdi.
Ne ki modern yahudi ulusçuluğunun nispeten kısa tarihi boyunca, Siyon, diğer tanrılar ve koşer idollerden arkadaşlar edindi. 1917'lerde Lord Balfour, yahudilere Filistinde ulusal bir devlet dikebileceklerini vaad etti. Söylemeye gerek yok, Yehova vakasında olduğu gibi Lord Balfour da yahudileri yağmacı ve soygunculara çevirdi; düpedüz ahlaksız bir vaadle gelmişti. Yahudilere bir başkasının topraklarını vaad etmişti. Esasen yanlış bir başlangıçtı. Yahudilerin İngiliz İmparatorluğuna sırt çevirmeleri çok uzun zaman almadı. BM 1947'de ahmakça aynı hatayı yaptı; yahudilere münhasır bir devletin doğmasına yol açtı ve yine Filistinliler pahasına. Uluslar adına Filistinin yağmalanmasına meşruiyyet kazandırdı. Kendisinden uzak durulmuş Yehova vakasında olduğu gibi yahudilerin BM'e sırt çevirmeleri yine çok zaman almadı. Ben Gurion "gayri-musevilerin ne dediği önemli değil, önemli olan yahudilerin ne yaptığıdır" demişti. İsrailliler şu yakın zamanlarda, Beyaz Saray'daki uşakvâri dostlarından bile kaçındılar. İsrailli bir general (emekli general Şolomo Brom) Amerika'da yapılan son seçimlerin arefesinde G.W.Bush'a "aşırı destekleyici olmak sûretiyle İsrail'in çıkarlarına zarar verme" suçlamasını yöneltti. İsrailli generaller esasen İsrail'i komşularını imha etmekten alıkoymadığı için suçluyorlardı Bush'u. Alınacak ders bellidir: Siyonistler ve İsrailliler, kaçınılmaz bir şekilde tanrılarına, idollerine, babalarına ve yardım etmeye çalışan diğerlerine düşman kesileceklerdir. Fagin sendromunun İsrail politikası bağlamındaki gerçek anlamı budur. Her zaman babalarının aleyhine döneceklerdir.
Hepsinini içerisinde en ilginç yahudi inanç sisteminin, İsrailli felsefeci Yeshayahu Leibowitz'in doğru bir şekilde "yeni yahudi dini" olarak tanımladığı Holokost Dini olduğuna inanıyorum. Holokost dininin en ilginç tarafı, onun tanrı figürüdür: Yahudi.
Yeni şekillenmiş dogmatik bu umdenin takipçisi, "Yahudiye" inanır, kendini kurtarana. "Son soykırımdan sağ olarak kurtulana." Takipçileri, Yahudiye iman eder, "vaad edilen toprağına" kavuşmuş "masum" kurbana ve şimdi de başarılı diriliş anlatısını kutlayarak ayin yapar. Holokost dini söyleminde Yahudi, belirli bir dereceye kadar, ifadesini gücünde ve sonsuz keyfiyetinde bulan Yahudiye iman eder. Yeni şekillenmiş bu dini çerçevede Tel Aviv, Mekke'dir, Yad Vashem Holokost Müzesi ise Kâbe. Bu yeni dinin dünya çapında pek çok mâbetleri (müzeler) ve mesajını ileten ve muhaliflerini cezalandıran rahipleri de var. Holokost dini, yahudi bakış açısından, kendini sevmenin en şeffaf ifadesidir. Geçmiş ve gelecek, burada anlamlı "bugünle" birleşir; tarihin praksis'e tahvil olduğu andır. Pratik söylemek gerekirse, politik ve ideolojik bakımdan kendisini Yahudi olarak tanımlayan herkes bilinçli ya da bilinçsiz olarak Holokost dinine boyun eğmekte ve baba figürü "Yahudinin" takipçisi olmaktadır.
Zerafet'ten ne haber? yeni baba figüründe herhangi bir iyilik var mı? Filistin halkı pahasına her gün yüceltilen bu masum kurbanlık anlatısında lütfa yer var mı?
Eğer tarihin sonu diye bir şey varsa, Holokost dini Yahudi tarihinin sonunu temsil eder. Holokost dini ışığında, Baba ve Oğul nihayet birleşir. En azından söz konusu olan İsrail ve Siyonizm olduğunda, soykırımvâri ideoloji ve gerçeklik amalgamında kaynaşırlar. Holokost dini ve onun destansı bekâ değerleri ışığında, bir yere kaçmanın mümkün olmadığı açık hava hapishanesine kafeslenmiş kadın ve çocukların üzerine yahudi devletinin beyaz fosfor yağdırma hakkı vardır. Yeterince üzücüdür, yahudi devletinin işlediği cürümler yahudi halkı nâmına ve zulüm altında geçen sıkıntılı bir tarih adına yapılmaktadır.
Yahudiler tarihte pek çok tanrıdan uzaklaştılar, Yehova'yı, Marks'ı terk ettiler, bazıları ise Siyonizmin hiçbir zaman peşinden gitmedi. Ancak Holokost dini ışığında - Gazze, Cenin ve Lübnan'daki manzaraları akılda tutarak - yahudiler geleneği muhafaza edip bu kez "Yahudiye" sırt çevirebilirler. Yahudi, bu yeni Baba figürünün kendi şeklinde olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır. Dehşete düşürücü olan ise yeni babanın öldürme çağrısı olacağını ispatlamasıdır. Görünen o ki yeni baba, tüm tanrılarının içerisinde en şerlisi olacaktır.
Ezoterik baba figürüne sırt çevirecek kadar cesur kaç yahudi çıkacak merak ediyorum. Evrensel bir ahlak söylemi benimseyerek insanlığın geri kalanına katılacak kadar cesur olacaklar mı? Yahudinin Yahudiye sırt çevirip çevirmeyeceğini zaman gösterecek. Sadece bir şüpheyi ortadan kaldırmak için söyleyelim, ben "Yahudimi" uzun zaman önce terk ettim ve iyiyim.
Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın
15 Mart 2009 Pazar
5 Şubat 2009 Perşembe
Chomsky'ın petrol ve İsrail lobisi hakkındaki görüşleri
Çarşamba, 04 Şubat 2009 11:10
M.Şahid Elam
ABD'de, İsraile en başta stratejik bir mükellefiyet / borç nazarıyla bakılırken ABD ve İsrail ilişkilerinin 1948'den beri yavaşça evrildiği bir süreç içerisinde artık stratejik varlık olarak bakılmaya başlandı; sürücü koltuğunu işgal edenler ise İsrail ve onun ABD'deki yahudi müttefikleri oldu.
İsrail'in kuruluşuna çobanlık eden Başkan Trumandı ama 1947'de İsrail'in Amerika nezdinde stratejik bir varlık olarak görülmesinden dolayı değildi ve bu çok açıktır. Cheryl Rubenberg şöyle yazmıştı: " ABD'nin İsrail devletinin kuruluşunu desteklemesinin altında güvenlik ve ulusal çıkarlar olduğunu hiçkimse, İsrailliler bile savunmaz." İç politikaydı etkileyen. Truman'ın İsrail devletinin kuruluşunu desteklemesi bir seçim yılına rastlar. Buna ilave olarak, İsrail devletinin kurulmasına verdiği destekten dolayı ABD hemen zarar görmedi – üstelik büyük zararlardı bunlar.- Zarar yavaşça ortaya çıkacaktır: Darbe ilk önce o zamanlar bölgenin en büyük gücü olan Britanya'yı vuracaktır.
Başkan Truman her ne kadar kuruluşuna ön ayak olduysa da ABD'yi bu yeni devletten uzak tutmaya baktı. İsrail beş Arap devletine karşı savaşırken İsraili koruması için Amerikan askerlerini göndermek yerine çatışmanın her iki tarafına da ağır bir silah ambargosu uyguladı. İsrail devleti doğuşu sırasında parçalansaydı, Truman Filistindeki yahudi kolonicileri korumak için acil adımlar atacaktı ancak Siyonist devletin kuruluşunun akîm kalmasına emrivâki nazarıyla bakacak ve de durumu kabullenecekti. Silah ambargosunun kaldırılması için Trumanı ikna etmeye çalışan Siyonist baskı işe yaramadı. İşe bakın ki İsrail'in dönemeçi almasını sağlayan, Çekoslavakya'dan yapılan askeri teslimatlardı belkide.
İsrail, Arap devletlerini bir kez yendiğinde ve 1949'da yahudilere münhasır bir devlet kurmak üzere Filistinlileri kovduğunda, bu vahşi gerçekler artık İsrail'in lehine çalışmaya başladı. ABD önderliğindeki Batılı güçler İsrail devletini tanıdılar ve bu mükellefiyeti savunmak zorunda olduklarının farkına vardılar. Bu arada yenilginin yarattığı aşağılanma, kızgınlığını İsraile ve onun Batılı sponsorlaruna yöneltecek bir Arap ulusçuluğunu kışkırttı.
Bu durum İsrail'in stratejik bir varlık konumuna çıkarılmasına yardım etti. İsrail, ABD'deki yahudi lobisinin desteğiyle birlikte, Arap ulusçuluğuna benzin döken Batı'nın yardımını azamileştirmenin yollarını aradı. İsrail'in askeri üstünlüğünün artması ise Arap devletlerine karşı daha saldırgan bir duruş sergilemesine imkan verdi. İsrail, Batıyı ona karşı savunacağı bir tehdit yaratacak fasit daire oluşturmayı çok geçmeden başardı. Sonuç olarak Fransa, ABD ve İngiltere 1950'ler boyunca İsraile stratejik bir varlık nazarıyla bakmaya başladılar.
Amerika'nın İsraili sarıp sarmalaması 1967'de başlamadı. İsrail'in Haziran Savaşında elde ettiği başarı, İsrail'in kuruluşundan beri işlemekte olan bir süreci sadece hızlandırmıştı – hatta kuruluşundan önce başlamış bir süreci. Hakikat, Siyonistler, yeni bakıcı devlet olarak ABD'nin peşinden gitmeye 1939'da karar vermişlerdi; hedefleri uğruna resmi ABD desteğini kazanmak için Amerikadaki yahudi nüfusunun gücünü kullabileceklerini biliyorlardı.
Bu karara değdiği 1948'de ortaya çıkmıştı. Ancak, İsrail'in kuruluşundan kaynaklanan zararı çembere almanın yoluna bakacaktır ABD. Bununla birlikte bu yöndeki çabalar kendi kendilerine zarar vermekteydiler. Ölüm kaçınılmazdı. Sürücü koltuğuna ABD değil İsrail geçti ve İsrail, kuruluşundan kaynaklanan olumsuz serpintileri azamileştirmenin yollarını aradı. İsrail, kendisine ve ABD'ye karşı Arap tehditini -sınırları çerçevesinde - artırdıkça yahudi lobisi güven tazeliyordu; İsrail'in artık stratejik bir varlık olduğu iddiasını kuvvetlendirmek için yeniden örgütlendi.
İsrail adına işe yarar bir başka fasit dairemiz daha var. Ortadoğu'da Arap – Sovyet tehditi arttıkça Yahudi lobisi güç kazanacaktı. İsrail 1967'de Arap tehditinin çapını düşürdüğünde Yahudi lobisi de İsrail'in ABD'de istiflediği siyasi sermayeyi kullanmaya başlayacaktır. İsrail'in 1967'de Kudüsü ele geçirmesi, Hıristiyan siyonistlere enerji verdi; Yahudi siyonistlerin yüreklendirmesiyle cumhuriyetçi politikaya atıldılar ve çok geçmeden Yahudi lobisinin müttefiki oldular. İsrail'in ve ABD'deki siyonistlerin sınırları böylece alabildiğince genişlemiş oldu. Özel ilişkiler, her başkanlık döneminde daha bir özel olmaya başladı.
Amerikan solundaki çeşitli yazarlar, yahudi lobisinin ABD'nin Ortadoğu politikasının şekillenmesinde önemli bir güç olduğu suçlamasına burun kıvırdılar. ABD'nin İsraili desteklemesinin altında bölgedeki çıkarların yön değiştirmesinin yattığını savunuyorlar. Petrol, bilhassa Suudi petrolü, [Chomsky'ın ifadesiyle] "hârikulade bir stratejik güç kaynağıdır ve dünya tarihindeki en büyük maddi ödüldür"diye söylerler ki doğrudur. Ancak ABD'nin Ortadoğu politikasına yön verenin bu olduğunda ısrar ederler ki yanlıştır.
Tuhaf bir savunmadır bu çünkü İngiltere, 1948'e kadar Ortadoğu petrolü üzerinde tam denetim sağlamıştı, tam bir hâkimiyet ki ABD bunu İsrail'in desteğine rağmen sağlayamıyor. Müteselsilen şunu savunuyorlar: Petrol üzerindeki Batı hâkimiyeti Arap ulusçuluğu ve militan islamcılıktan dolayı tehlikeye düşmüştür. İsrail, Arap ulusçuluğunu ilk önce denetim altına alarak sonra da mağlup ederek, stratejik değerini göstermiştir. İsrail, bölgedeki ABD hegemonyasına yönelik İslamcı meydan okumaya karşı o zamandan beri savaş vermektedir.
Noam Chomksy'ın bu ilişkileri analizini tetkik etmek faydalı olabilir zira ABD'deki hem sol hem de liberal çevrelerde dev bir isim olarak anılır. Chomsky, özel ilişkilerin ardındaki "nedensel etkenleri" "iç baskı grupları" ve "ABD'nin stratejik çıkarları" arasında bir seçim yaparak analiz eder. "Amerikan yahudi cemaati", İsrail ve ABD arasındaki özel ilişkilerde başlıca aktördür savını iki bakımdan özürlü bulmaktadır.
İlki, "İsraile verilen desteğin kapsamını azımsamakta ve ikincisi, karar verme sürecinde siyasi baskı gruplarının rolüne aşırı önem atfetmektedir" diyor. Chomsky, İsrail lobisinin Amerikan yahudi cemaatinden "çok daha büyük" olduğuna işaret etmektedir; liberal fikriyatı, işçi liderlerini, Hıristiyan köktencileri, muhafazakâr şahinleri ve "her cins savaşçıyı" ihtiva etmektedir. İsrail lobisinin bu daha geniş tanımı uygun bir tanımdır ve terimi kullananların çoğunun aklında bu tanım vardır; Chomsky, İsraile yönelik bu daha geniş desteğin mevcudiyetinin, Amerikan yahudilerinin bu lobide oynadıkları rolü azalttığını düşünmektedir.
İki gizli varsayım var ki Chomsky'ın daha büyük bir İsrail lobisi, lobiciliğin yörüngesini gayri yahudi bir kesime kaydırmaktadır şekildeki iddiaya payanda olmaktadır. Birincisi, Hıristiyan köktencileri açıkta bırakarak, Amerikan yahudi cemaati ve sayıp döktüğü diğer iç baskı grupları arasındaki örtüşmeyi izah etmede sorun yaşamaktadır. Bu örtüşme, yirminci yüzyılın ilk yıllarından beri ABD'de mevcuttur ve Savaş sonrası dönem itibariyle hatırı sayılır derecede artmıştır. Yahudilerin, kurumlarda, işçi hareketlerinde ve kamusal söylemi şekillendiren mesleklerde bahse değer bir yer sahibi -böyle olması hakkıyladır - olduklarından nâdiren şüphe duyulur. 1980'lerden başlayarak, yahudi neocon'ların öne çıkması – kendi düşünce kuruluşlarıyla birlikte – muhafazakâr muhitlerde Amerikan yahudilerinin aynı derecede güçlü bir sese sahip olmalarına imkan verdi. George W. Bush'un başkanlık döneminin başlarında yahudi neocon düşüncesinin ağırlığı, bunların hiçbirisinden aşağı değildir. Liderlik çevrelerindeki hatırı sayılır yahudi mevcudiyeti, İsrail taraftarı grup, Amerikan yahudi cemaatinden daha büyüktür diyen Chomsky'ın bu tezinin altını oymaktadır.
Chomsky'ın savının ikinci bir problemi daha vardır. Farklı İsrail taraftarı grupların mevcut olduklarını, farklı olarak hareket ettiklerini ve birbirlerinden bağımsız olarak evrilip geliştiklerini zımnen farzetmektedir; yahut da bu grupların lobi faaliyetlerinin birbirleri üzerinde sadece artırıcı etkiye olduğunu farzetmektedir zımnen. Yahudi örgütlerin, Siyonist projenin ardındaki gayri musevi desteği seferber etmede oynadıkları galvanizleme rolünü görmezden gelmektedir. Amerikan yahudilerinin bireyler ve gruplar halinde – eylemciliği çeşitli düzeylerde söz konusu olmaktadır. Siyonist hareketin liderleri, enerjilerinin büyük bir kısmını resmi karar verme mekanizmasının üst düzeylerinde lobi faaliyetlerine tahsis etmektedirler şüphesiz. Aynı zamanda, gâyeleri için Amerikan toplumunda destek toplamak üzere birbirleriyle uyumlu hareket eden siyonist örgütlerden mürekkep bir şebeke oluşturmak için çok çalışmışlardır.
Amerikan yahudileri, sivil toplumu etkilemek için çeşitli kanallardan istifade ediyor. 1940'larda Siyonist hedefi benimseyen Amerikan yahudileri sayısının gittikçe arması, Siyonizme bağlılıkların derinlik kazanması, en büyük yahudi örgütlerini Siyonizmin hedefini benimseyeme zorladı. Buna ilave olarak, Siyonistler, yola koyuldukları ilk günden beri, Siyonist projeye Kongre ve başkanlık desteğini kazanacak örgütler, ittifaklar, şebekeler ve medyada dolaşıma girecek fikirler ihdas ettiler. Yine ilave olarak, çeşitli sivil toplum sahalarında – İşçi hakları, sivil haklar ve feminist hareketleri - faaliyet gösteren eylemciler ve liderler arasındaki Amerikan yahudilerinin sayısı nispeten fazla olduğundan dolayı sivil toplumun Siyonist projeyi benimsemesi tabîîdir. O halde Amerika'daki belli başlı örgütlerin İsrail taraftarlığının, Amerikan yahudi cemaatinin eylemciliğinden bağımsız olarak yükseldiğini söylemek pek bir anlam ifade etmez.
Söz konusu olan Hıristiyan Evanjelikler olduğunda bu iddia havada kalmıyor mu? Çünkü yahudilerin o tabakada işi yok. 19.yy'ın sonlarından beri İsrail'de kazanımlar elde eden Yahudilerin bir araya toplanması, harekete en güçlü itkiyi veriyordu. ABD'deki Protestan Hıristiyanlar arasındaki Dispansasyonalist mecra – yahudilerin İsrail'de toplanmaları, İsa'nın dünyaya ikinci gelişine takaddüm eder diyenler – her bir Siyonist başarı sayesinde enerji topladı. Bu başarıları – Siyonizmin faaliyete geçmesi, Balfur Bildirisi, İsrail'in kurulması, Kudüs'ün ve Batı Şeria'nın zaptedilmesi - dispansasyonalist itikatlarının teyidi olarak gördüler. Her bir Siyonist zafer, hareketin genişlemesini sağladı. Aynı zamanda, Siyonistler ve evanjelik hareketin liderleri arasındaki doğrudan ilişkileri gözardı etmesi büsbütün saflık olacaktır. Siyonistler, nâhoş inançlara sahip gruplardan gelen desteklere bile nadiren itiraz etmişlerdir.
Noam Chomksy, yahudi lobisinin, ABD politikalarını kendi mecrasına göre etki altına alma yeteneği olduğu fikrine ikinci bir itiraz daha yöneltir. "Hiçbir baskı grubu" der, "gâyeleri gerçek gücü elinde bulunduran seçkin unsurların gâyesine yakın olmadıkça kamusal kanaati denetim altında tutamaz yahut politika geliştirme mekanizmasını sürekli olarak etkisi altına alamaz." Bu savın sorunlarından birisi kolayca söylenebilir. Yahudi lobisini, gerçek gücü elinde bulunduranlara karşı dizilmiş pek çok baskı grupları arasından yer alan bir "baskı grubu" olarak nitelendirmektedir. Yahudi lobisinin dar bir şekilde tanımlanmış "baskı grubuyla" eşitlenmesi hataya yol açmaktadır. Dediğimiz gibi – deliller buna işaret etmektedir - Siyonizmin yahudi aktörleri, kamusal kanaati, siyasi sınıfları ve siyasi kararları etkilemek için çok çeşitli kanallardan istifade etmektedir. Amerikalıların İsrail hakkında neleri bilmeleri, İsrail hakkında nasıl düşünmeleri gerektiğini ve onun hakkında neleri söyleyebileceklerini belirlemek için kamusal kanaati şekillendiren organlar aracılığıyla iş çevirmektedirler. Bu, küçük Küba lobisi değil, Polonya lobisi yahut Kore lobisi değil. Yahudi lobisinin emri altındaki mâli kaynakların çapını, seferber edebileceği siyasi güçleri, Ortadoğu politikası hakkındaki kamu kanatine yön vereceği vasıtaları bir kez kabul ettikten sonra ona lobi demekten imtina ederiz.
Chomsky, kendi "gerçek gücü elinde bulunduran seçkin unsurlar" savını baltalamakta gecikmez. Seçkin unsurların çıkarlarda veya (ortak çıkarlar söz konusu olduğunda da) taktik kanılarda tekbiçimli olmadıklarını; ve bazı meseleler üzerinde, mesela İsrail politikasında, aralarında ayrılık olduklarını söyler. Bununla beraber, çıkarlarındaki farklılıklara rağmen, taktiklerinde ve bölünmelerindeki farklılıklara rağmen bu seçkin unsurlar yine de "gerçek güce" sahiptirler. İşin garibi, bu bölünmüş seçkinler – herkimseler – cepleri para dolu, hiyerarşik olarak yapılanmış, kilit sivil toplum organları üzerinde, seçim kapmanyaları ve halk oyu üzerinde nüfuz tasarruf eden yahudi lobisi üzerinde veto gücünü ellerinde bulundururlar.
Chomsky'ın savı – aynı paragrafta ikinci kez – "seçkin unsurlardan" "Amerika'nın Ortadoğuya yönelik siyasi-stratejik çıkarları hakkında duyulan telakkilerinin değişmesine" doğru kayıverir. ABD'nin İsrail politikasının başlıca belirleyeni hakkında yeni bir teori sunar. "Siyasi-stratejik çıkarların" merkezinde Ortadoğunun petrol zenginliği – ve petrol zenginliği üzerindeki Amerikan denetimine karşı Arap ulusçularından ve Sovyetlerden yönelen çifte tehdit vardır.
Zannedersem, İsrail, Arapları ve Sovyetleri kapıda tutarak bu "siyasi-stratejik çıkarları" korumaktadır. Chomsky, Ortadoğu'daki Amerikan çıkarlarını hedef alan Arap ulusçuluğu tehditinin büyük ölçüde İsrail'in bölgeye eklenmesinin, Filistinlileri etnik temizliğe tâbi tutmasının ve kuruluşundan beri Araplara karşı saldırgan tutum sergilemesinin sonucu olduğunu münasip bir şekilde unutmaktadır. Sovyet tehditini izaha gerek yok. Ne de olsa Arap ulusçuluğunun sırtında geldiler bölgeye. Aslında İsrail kurulmamış olsaydı, Ortadoğu'daki tüm devletlerin – Türkiye ve Pakistan mesela – Batı nüfuz sahasında kalmasına kesin gözüyle bakılabilirdi.
Amerika'nın Ortadoğu politikalarının petrol merkezli olduğuna ikna teşebbüsüyle Birleşik Devletlerin "ödülü (Suudi petrolü) kazanmaya ve elde tutmaya" azimli olduğunu iddia ediyor Chomsky. ABD, İsrail olmaksızın "ödülü" elde tutamıyor herhalde.
Bu sav geçersizdir çünkü tarihi gözardı etmektedir. Amerikan petrol şirketleri -daha sonra Aramco olarak birleşeceklerdir - 1933'ten başlayarak Suudi petrolünü arama, çıkarma ve pazara dağıtma hakkını almışlardı. Münhasır haklar. Suudiler 1973'de Aramco'nun yüzde 25'lik hissesini aldılar. Suudi petrolü üzerindeki ABD denetimine karşı 1950'lerde Arap ulusçuluğu tehditi olsaydı – İsrail'in yokluğunda – bu durumda ABD, S.Arabistan'da bir ya da birkaç askeri üssü pekâla kurabilirdi yahut da tercihen, Emirliklerden birinde, zira S.Arabistan'daki Amerikan askeri varlığı İslami hissiyatı ateşleyebilirdi. Suudi petrolü üzerindeki denetimi tahkim etmekten çok uzak olan İsrail, Arap ulusçuluğunu kızıştırarak S.Arabistana Aramco'nun yüzde 25'lik ilk hissesini alma ve daha sonra 1988'de tümden kamulaştırma mazeretini vermişti.
Chomsky, Birleşik Devletlerin hârikulade petrol ödülünü kazanma ve elinde tutmaya azimli olduğunu iddia ediyor. ABD'nin yıllar içerisinde izlediği Ortadoğu politikasının sonuçları bu iddiayı desteklemiyor. Şayet ABD bu gâye'ye azmettiyse, öyle bir Ortadoğu politikası izlerdi ki ABD petrol şirketlerinin bölge petrollerini arama, çıkarma ve dağıtım haklarını azamileştirmesi -asgari başarısızlıklık riskiyle - beklenirdi. Sonuç bu değil.
İsrail'i kuran, yardım eden ve silahlandıran ABD, tam tersi etkiler doğuracağı ki doğurdu, kolaylıkla öngörülebilecek politikalar izledi. Arap ulusçuluğunu yükseltti, radikalleştirdi ve birkaç yıl içerisinde Arap ulusçuluğunun dört kilit Arap ülkesinden üçünü ele geçirmesine yol verdi. Arkasından, ABD'nin uydusu olmayı sürdüren Arap devletlerindeki petrol zenginliğinin kamulaştırılmasına sıra geldi; Arap ulusçuluğunun ele geçirdiği, Amerikan petrol şirketlerine kapı gösteren üç Arap ülkesi bir yana. İlave olarak, Amerika'nın Ortadoğu politikaları, Ortadoğuyu muharebe sahasına çevirdi. ABD ve Sovyetler arasında büyük gerilimlere de beşiklik etti zira ABD'nin İsrail yandaşlığı, Arap ulusçusu rejimleri Sovyetler Birliğine doğru ötelemişti. 1973 Ekim Savaşında, Amerika, Arap devletlerini ABD'ye karşı pahalı bir petrol ambargosuna kışkırtmıştı – çünkü ABD, savaş sırasında İsrail ordusuna yardım kararı almıştı. Petrol şirketlerinin itiraz ve savunmalarına rağmen petrol üreticisi üç ülkede iş yapmalarını yasakladı – İran, Irak ve Libya.
Şayet ABD'nin Ortadoğu politikasını tayin eden petrol olsaydı, tüm o politikalar üzerinde petrol lobisinin parmak izlerini görürdük. Mearsheimer ve Walt'a göre petrol lobisi tüm çabalarını, son birkaç on yıldır, "dış politikadan daha ziyade neredeyse bütünüyle ticari çıkarlar" üzerine yöneltti. Lobi faaliyetlerinin çoğunu vergi politikaları üzerinde yapılacak kazançlı alışverişlere, devlet düzenlemelerine, sondaj haklarına vb adıyorlar. AIPAC dahi buna şahittir. Eski AIPAC müdürü Morris J. Amitay 1980'lerin başlarında şöyle kaydetmişti: "(petrol şirketlerini) dış politika meselelerinde lobi yaparken nâdiren görüyoruz...yani bir anlamda bu sahayı elimize geçirdik."
ABD'nin İsrail ve Ortadoğu politikasında petrolün mü yoksa yahudi lobisinin mi belirleyici olduğu niçin önemlidir?
Bu soruya verilecek cevabın önemli sonuçları vardır. Sorumluluk makamında kimin olduğunu ve dolayısıyla İsrail'in savaş tâcirliğine ve Filistin toplumunu imhasına karşı çıkan insanların kimi hedef alması gerektiğini tayin edecektir. Şayet ABD politikalarının belirleyicisi stratejik çıkarlarsa ve İsrail stratejik bir varlıksa o halde bu politikaya muhalefet etmek kolay bir iş olmayacaktır. Şayet İsrail petrol akışını sağlıyor, petrolü ucuz tutuyor, Arapları ve İslamcıları denetim altına alıyorsa – birkaç milyar dolarlık masraftır tüm bunlar – bu bir kazanımdır. Bu durumda bu politikanın muhalifleri yokuş yukarı bir görevle karşı karşıyadırlar. Gayri ahlâki sonuçları sayıp ortaya dökebilirler elbet – Noam Chomsky ve diğerlerinin yaptığı gibi. Böylesi ahlâki savlar pek işe yaramayacaktır ama. Birkaç on bin Arap öldürüyor diye Amerikalıların "harikulade ödülü" feda etmeye ikna edilmeleri ihtimali yüzde kaçtır?
Diğer yandan, şayet ABD'nin Ortadoğu politikalarının belirleyicisi yahudi lobisi ise, iyimser olmak için bir hareket alanı mevcuttur. En önemlisi, bu politikanın muhalifleri, İsrail'in stratejik bir varlık olduğunu iler süren hâkim paradigmayı tahtından etmelidirler. Ek olarak, İsrail'in ABD'ye yüklediği iktisâdi, siyasi ve ahlâki mâliyetlerin her bir cüzüne odaklanmalıdır. Entelektüel savların kazanılması, savaşın yarısının kazanılması demektir; kendilerini incittiğinden dolayı bu politikalara artık bir son verilmesini isteyecek Amerikalıların sayısını artıracaktır. Eş anlı olarak, Filistinliler için adalet talep edenler, İsrail lobisine muhalafet etmek üzere örgütlenmeli ve Ortadoğu'daki yıkıcı politikalarının ahlâki, siyasi ve iktisâdi sonuçlarına katlanmaya İsrail'i icbar etmelidirler.
Dünya Bülteni için çeviren: M. Alpaslan Balcı

