30 Mayıs 2009 Cumartesi

Primitive Kavramlarda Günü Yaşamak !


İlkelliği, yazılı tarihin başladığı dönemin hemen gerisine atarak orada bulunan ve insanlığa ait maddi, manevi bütün birikimlerin bir karşılığı olarak tanımlarsak acaba ne kadar doğru bir tesbitte bulunmuş oluruz? İlkellik iç içe geçerek süreklilik oluşturan zaman kavramında bir şekilde burun kıvırarak sırtımızı döndüğümüz ve ait olduğu zaman ve mekâna hapsetmeye çalıştığımız bir başkalığın, alışılagelen normların dışında oluşun tanımlaması ise eğer daha şimdiden bugün bize ait olanların yarınki nesiller için, ilkelliği yadsınamayacak değerler olduğunu kabullenmemiz gerekecek. Öyle ya, biz tespit ve tanımlamamızı yaparken işin kolayına kaçmış ve bizden sonrakilere kendi aleyhimize kullanabilecekleri bir bakış açısını miras olarak bırakmışız demektir bu.
Herkes pekâlâ şunu bilir ki ilkellik, gördüğümüz algıladığımız olguları aşamamak, ağırlığı altında ezilip kalmak yetersizliğidir. İlkellik kendi varlığımızı fark etmeden kendimizi sınırsız, sonsuz evrenin odağına yerleştirmek yanılgısıdır. İlkellik bir, sen-ben meselesi olmaktan öte, insanlığın arızalı işleyen düşünme yeteneklerinin katılımıyla genişleyen açmazların ortak adıdır. Dil ve iletişimde kör ve sağır olmak, kavram oluşturmada anlaşılmayı sağlayan genel prensiplerin gerisine düşerek bölük pörçük anlam kırıntılarından anlamlı bir şeyler üretme basiretsizliğidir. Doğal mecrasından uzaklaşarak şekillenen her bir anlayış, ne kadar göz alıcı renge sahip olursa olsun tarih karşısında ilkellik yaftasıyla tanımlanmaktan alamayacaktır kendini.
Hayatı okumada, insan zekâsının her tür siyasi, politik ve ekonomik, emperyal dürtülerden arınarak ürettiği ortak değerlerin zaman ve mekânı aşıp, huzur dolu bir geleceğe ulaşmada insanlığa rehberlik ettiği görülmedik bir şey değil.
Kabil’in Habil’e çevirdiği hile ve entrikalar elbette sürüp gidecek varlık kavgasında ama öte yandan Habil, insanlığın vicdanında dün hangi değere sahip ise yarınlarda da aynı saygınlığı korumaya devam edecektir. Ya Kabil, Kabil ise gerekçelerini kabul ettirebileceği budalalar aramayı sürdürecektir hayatta.

Aydın AKDENİZ

http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=772664

24 Mayıs 2009 Pazar

Diasporada Yaşayan Bir Türk, Önce Tarihin Hesabını mı Vermeli?


Kumral saçlarını şöyle bir üstünkörü tarayarak bir daha baktı aynaya. Orada, yüz hatları boyunca uzanan kederli anların derinleştirdiği çizgiler şimdi artık eskisine göre daha bir belirginleşmiş olarak durmaktaydılar öylece. Bakışları, ya onlara ne demeliydi! Neşe ve umut kıvılcımlarının beslediği bu zinde bakışlar, mevsimin henüz kışa dönmediği şu hazan günlerinde böylesine yorgun ve yalnızlığın pençesinde böylesine bezgin bir bitkinliğe mi düşmeliydiler? Yaz günlerinin neşeli koşuşturmaları arasında kışın o zemheri soğukları hep böyle bir işgüzarlıkta bulunup, hazırlığının bulunmadığı bir boş anında mı yakalar insanı?
Yalnızlığı ile baş etmenin yollarını hanidir öğretmişti hayat kendisine. Çocukluk yıllarında önceleri büyüklerinin başarı ihtirası ile itilmişti odasına. Koca odada o çocuk haliyle bir başına geçirdiği yıllar. Raflarda bulunan tozlu kitaplarla konuşmayı denedi önce. Evet, bir karşılık alıyordu onlardan ama bu, bilmediği tanımadığı dillerle verilen cevaplar oluyordu çoğu kez. Gökyüzünün maviliği, yeşil çayırlar ya da lunapark özlemi, okunan kitapların satır aralarından şekillenerek canlanırdı havsalasında. Gittiği okulda arkadaşlarının gözünde bir yabancı olmaktan kurtaramadı kendisini. Edindiği başarılar, nedense bu dışlanmışlığı aşmada yeterli olmuyordu bir türlü. Bir ömür boyu kendi edinimlerinin dışında doğuştan taşıdığı kimlik nedeniyle yaftalanmak ve karşılıklı ilişkilerde yüze vurulmaya hazır bir utanç gibi aslında gurur duyması gereken özelliklerini yutkunmak….Aidiyet duygusunun etkisiyle gittiği kalabalıklarda kendisini bekleyen tuzakları fark ederek geriye çekilmesi, hayatın akışı içerisinde karşısına çıkacak olanlara razı oluşu. Kendi milli değerleri üzerinden yabancıların iç gündem oluşturarak buradan iç siyasette kendi halkı ve insanlarının aleyhine kullanılacak değerler üretmeleri. Ana vatandan kopuşları çook ama çoook önceleri gerçekleşmişti. Babası dahi, ana dilleri olan Türkçeyi zar zor konuşabiliyordu. Bir vakitler Türkiye’ye gidip Sultan Ahmet Camii’ni görmüşlerdi. Öz vatanında bir turist gibi ağırlanması doğrusu ne kadar ağırına gitmişti kendisinin. Tek kelime olsun, ana dilini konuşamaması insanın… Ve kendisi gibi bir nice arkadaşının içine düştüğü içler acısı haller. Sokakta, şurada, burada kendi yazgısına bırakılan bu zavallı insanların oylarıyla parlamentoda bir yer edinmişti edinmesine ama gel gelelim onlar adına yapabilecekleri ne kadar kısıtlıydı böyle! Acaba, ana vatandan bir destek bir himaye gelir miydi kendilerine? Yâda uzanacak bir yardım eli? Güneşin, ufukta insanın içini ürperten soğuk ve yabancı batışlarına sessizce tanık olan bu merdiven altı insanlarının dramından kimler ve kaç kişi haberdardı acaba? Akıllı bir lobi faaliyetinin yürütülmesinden önce, bu insanların varlığından haberdar olmak gerekmez miydi !

Aydın AKDENİZ

23 Mayıs 2009 Cumartesi

ABD, Sırp Kasabı Karadziç Kozu İle AB’in Kurmaya çalıştığı “Birleşik Avrupa Ordusu”nu Engellemek İst


1991 yılının ilk günlerinde Belgrad’da dönemin Yugoslav İçişleri Bakanı Mihalj Kertes’in bilgisi dâhilinde, daha sonraları “ Gönüllü Sırp Muhafızları” adıyla tanınacak olan ve “Arkan” takma adıyla bilinen Ueyko Raznjatovic tarafından komuta edilen bir askeri eğitim kampı oluşturulur. Amaç bölgede geniş çaplı bir etnik temizlik yapmaktır. Nisan ayına gelindiği zaman bu kampta eğitilen paramiliter sırp gerillaları, önce Hırvat kenti Vukavar’da Hırvatlara yönelik giriştiği katliamların ardından bu kez hedef olarak kuzeydoğu Bosna’daki Bijeljina kasabasında yaşayan Bosnalı Müslümanlara yönelir. Federal ordu birliklerinin geniş çaplı harekâtlarla desteklediği neo çentik sırp gerillaları kadın erkek, yetişkin-çocuk ayırımı yapmaksızın büyük bir etnik temizliğe girişirler. Bölge nüfusunun % 95’i çok kısa bir sürede orta Bosna’ya kaçmak zorunda kalır. Yaklaşık beş yıl kadar süren bu katliamlar, sonunda Aliya İzzetbegoviç tarafından oluşturulacak düzenli bir Bosna ordusu ile durdurulabilecektir.

Bosna Hersek, Dayton’da imzalanan barış anlaşması gereği 2004 yılına kadar NATO koruması altında bulunurken bu tarihten sonra hamiliği Avrupa Birliği üstlenir. Bosna- Hersek’te, 2500 askerlik bir uluslararası barış gücü görev yapmaktadır. Bölgede bulunan etnik azınlıklar, kısmi cumhuriyet ve bağımsızlık taleplerini yineleseler de bu talepleri her defasın da Bosna- Hersek Yüksek Temsilcisi Miroslav Laycak tarafından geri çevrilmektedir. Bölge de istikrarın sağlanması için burada önce ortak bir güvenlik gücünün oluşturulması hedeflenilmektedir. Avrupa Birliği, gerekli kriterleri gerçekleştirmesi halinde Bosna-Hersek’i birliğe dahil edeceğini belirtmiştir.

Üzerinden her ne kadar on yıllık bir zaman geçse de Srebrenitsa’da sular bir türlü durulmuyor, ayrılıkçı görüş ve bağımsızlık istekleri her fırsatta yineleniyor. Hatırlanacağı üzere bundan on yıl önce Bosnalı Sırp lider Radovan Karadziç, Birleşmiş Milletlerin Yugoslavya özel temsilciliğini yürütmekte olan Kofi ANNAN’a rağmen koruma altındaki Sreprenitsa’ya girerek Bosnalı Müslümanlara karşı etnik temizlikte bulunmuştu. Amacı, ülkeyi Bosna- Hersek Federasyonu ve Bosna Sırp Cumhuriyeti olarak ikiye bölmekti. Uluslar arası toplum, savaş sonrası dönemde bölgede birden çok etnik gruba dayanan bir demokrasi modeli üzerinde durdu. Bunun istikrar için bir çözüm olabileceğini düşündüler. Fakat Bosna Hersek’li siyasetçilerin beklenti ve çıkarları kendileri için belirlenen hedeflerle örtüşmemektedir. Bu durum, bölge güvenliğinin nasıl bir sorunla karşı karşıya bulunduğunu göstermeye yetip artmaktadır. ( Kaynak; DW )

Avrupa Birliği savunma bakanlarının Fransa’da bir araya gelerek yaptıkları görüşmelerde ele aldıkları iki konu, bölgenin geleceği için son derece önemli. Çünkü Yunanistan, İtalya ve Slovakya’nın aksine birliğin diğer ülkeleri Bosna-Hersek’teki AB’ne ait barış gücünün geri çekilmesi, bunun yerine ancak kriz durumlarında harekete geçecek olan bir AB ordusunun oluşturulması gerektiğine inanmaktadır. NATO içerisinde ki eski misyonuna geri dönerek güçlenen bir Fransa’nın AB için çok daha yararlı olacağı düşünülmektedir. AB ‘nin oluşturmayı düşündüğü AB ordusu fikri ABD için de sorun teşkil etmemektedir. Ancak bunun NATO’ya alternatif oluşturma iddiasından arındırılması ve ittifakı zayıflatma amacı taşımaması gerektiği şart koşulmaktadır.

ABD’den Joe BİDEN, Balkanlarda yaptığı görüşmelerde Sırp, Hırvat ve Bosnalı siyasilerden aralarındaki uzlaşmazlığı bir kenara bırakarak anlaşmaya varmalarını ve AB kriterlerine odaklanmalarını istedi.

Aydın AKDENİZ

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Gözümüz Aydın! Sonun da Bölgemiz Nükleer Başlıklı Silahlardan Kurtuluyor..



1986 yılında Çernobil’de yaşanan nükleer felaket daha dün gibi zihinlerde güncelliğini korurken ABD ve Rusya arasında START antlaşmasının devamı niteliğinde nükleer başlıklı silahların sayıca azaltılmasını ön gören yeni bir antlaşmanın imzalanacak olmasıyla konu tüm dünyada önemini bir kez daha hatırlatarak, ilgili olabilecek tüm platformlarda uzun uzadıya ele alınıp, tartışılacağa benziyor bu günlerde. Konuya muhtemelen ilk önce askeri ve güvenlik stratejisi açısından yer verilecek. Oldukça sıcak bir gündemle dolu olan 2008 yılının ardından en az bir o kadar çatışma ve kavgalara gebe olan 2009’lu günlerin yaratacağı korku ve endişe atmosferinde, doğrusu iyi bir malzeme bulunmuş oluyor böylece! Ardından nükleer enerjinin askeri amaçlar dışında kullanımının kar ve zararı konacaktır ortaya. Sayıca azaltılan nükleer başlıklı silahların akıbetinin ne olduğu, bunların nerede ve hangi şartlarda saklandığı sorgulanacak. Belki de bu sorun, bir yolu bulunarak gözlerden saklanmaya bile çalışılacaktır. Nükleer kirlenmenin doğada neden olduğu tahribata geçmiş yıllardan örnekler verilecek, etkisinin binlerce yıl gözlenebileceği, bu nedenle her çeşit biyolojik organizma ve habitatta onarılmaz yaraların açılacağı anlatılacak uzun, uzun. Yukarıdaki bakış açılarından her hangi birine inanarak bunu savunanların işi zor aslında. Tarafı olduğunuz pencerenin size gösterdiği istikamette gördüklerinizi göremeyen karşı pencere komşunuzun eleştirilerine açık olmalısınız ilkin. Bazen aşırı milliyetçi fanatik, bazen humanizmaya inanan bir ahmak olarak yaftalanmak var bu işin sonunda. Haber akışının bu kadar hızlı olduğu bir dünyada, yaşamakta mı zorlaştı nedir bilmem? Haber ve bilgi akışındaki hız kadar, bu edinimlerin hazm edilmesine, sindirilmesine yardımcı olacak kriterle neden geliştirilmez bir türlü? Haa, belki adına uygarlık dediğimiz şey aslında şiddet ve gerilim üreten anlayış kalıplarından büsbütün farklı bir işleyişin adı olsa gerek. Teknolojisi paketlenen, heyecanları ambalajlanan, korku ve umutları pazarlanan, homo ekonomicus tarzı yeni bir spesifik türün yaratılmasına ve bu türden algılamaların üretilmesine konu olmak ister miyim acaba? Neyse biz şimdilik şu DW’ ye düşen gündemi yorumlamaya çalışalım;

ABD ve Rusya, taraflar arasında 1991 yılında imzalanan START antlaşmasının, yılsonunda süresinin dolacak olması nedeniyle nükleer silahların sayıca azaltılmasını hedefleyen yeni bir antlaşmayı görüşmek üzere bugün itibariyle 18 Mayıs’ta bir araya gelecekler. Bundan çok kısa bir süre önce Nazi Almanya’sının mağlubiyeti nedeniyle Rusya’da yapılan “ zafer” kutlamalarında Rusya Devlet Başkanı Medyedev’in ülkesindeki nükleer silahların modernize edileceği ve ülkesine yönelebilecek herhangi bir tehdide aynı kararlılıkla karşılık verileceği şeklindeki söylemlerinden sonra böyle bir antlaşmayı kabullenecek olması Rusya’nın Amerikan politikalarının etkisinde kalıp kalmadığının sorgulanmasına neden olmakta. Bu çelişkili durumu “ Rusya ve Dünya Siyaseti” adlı derginin başyazarı Fyodor Lukyanov şu şekilde açıklamakta : “ Gözdağı vermek için şu anda olduğu gibi fazla sayıda füze ve nükleer başlığa gerek yok. Yani bu sayıyı kolayca yarıya indirmek mümkün…Ancak nükleer silahlar tamamen ortadan kalkmayacaktır.Çünkü bunlar, Rusya’nın en büyük güvenlik garantisidir.”

Bilindiği üzere, soğuk savaş döneminde ABD ve Rusya, sahip oldukları askeri gücü korumak için önce, ellerindeki nükleer silahların sayısını arttırmayı denemişler bunun sakıncalarını anlamalarından hemen sonra ise 2002 tarihinde Bush ve Putin arasındaki görüşmelerde sayıyı 2200’e çekmişlerdi. Bugün gelinen noktada, Rusya’nın elinde bulunan silahların antlaşma metninde belirtilen sayıdan az olması ve teknolojik açıdan ABD’nin gerisinde kalması, yapılacak yeni antlaşmadan Rusya’nın karlı çıkıp çıkmayacağı sorusunu getirmekte akıllara. Ya da eğer ABD bu anlaşmayı imzalamayı kabul etmezse o zaman zaten sıkıntılı bir süreç yaşamakta olan bölgede ne gibi gelişmeler olabilir? Çünkü bu antlaşma metninin taraflara yüklediği denetimin dışında, süreci kontrol edebilecek her hangi bir başka yaptırımı bulunmamakta Rusya’nın.

Aydın AKDENİZ

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Ortadoğu’nun çizilen yeni haritasında Şii bloğa karşı Türk- Kürt İttifakı


Kafkaslardan, Orta Asya ve Ortadoğu’ya kadar oldukça geniş bir coğrafya üzerinde meydana gelen her tür siyasi, ekonomik ve toplumsal olay, ne yazık ki bölgenin kendi gerçekliğinin ürettiği değerler olmaktan çok, küresel eğilimlerin tercih ve öncelikleri doğrultusunda şekillenir oldu. Bu durum tek başına bile bölge insanının zaaf ve ihmallerini açıklamaya yetip artmakta. İnisiyatif alamayarak aksayan her şeyin faturasını “küresel güçlere” havale etmek ne kadar inandırıcı olabilir! Problemin çözümü için bölge insanı önce, aralarındaki görüş ayrılığını hiç değilse şöyle bir süreliğine dahi olsa unutup rafa kaldırarak yerel coğrafi sınırların tarih boyunca kendisine sağladığı zenginlik ve fırsatların peşine, dayanışma içerisinde hep birlikte düşmeyi akıl etti mi acaba? Ya da gelişmiş ülkelerde benzerlerine bugün artık pek rastlanmayan anti demokratik uygulamaların neden olduğu problemlerin Balkanlar'dan Ortadoğu'ya, Irak'tan Orta Asya ve Hazar çevresine kadar kaçı dış mihraklarca planlanarak uygulanmakta? Uygulanabilmesi nasıl mümkün olabilmekte? Sosyo kültürel dokuya ait anlayış kalıpları, Irak, Afganistan, Pakistan, Gürcistan ve diğer Ortadoğulu devletlerde hiç değilse AB normlarına çekilemediği sürece dış odaklar tarafından yönlendiriliyor olmaktan şikâyet etmeye kimsenin hakkı bulunmadığı kanaatindeyim. Zayıf yönler bulunduğu sürece kıta ötesinden de ana kıtanın batı ve doğusundan da bölge için senaryo yazmaya hazır odaklar daima bulunacaktır ve bulunmuştur da. İşte, Irak çoktandır şu an resmi olmasa da fiili olarak üç ana bölgeye ayrılmış durumda. Senaryolara göre Irak’ın kuzeyinde bir kürt devleti, güneyinde ise bir şii devleti kurulacak. İran, Irak ve Suudi Arabistan Şiilerinden oluşan geniş bir şii kuşağı bölgede etkili olacak… Petrol havzalarının güvenliğini kontrol eden ABD ve sırtını petrole dayamış olan uluslararası sermaye tröstleriyle işbirliğine hazır bir oluşum. Karşı tarafta ise, bu ittifakı dengelemeye hazır bir başka oluşum; Türk-Kürt Sünni ittifakı. Şii olmayan Araplar, şii olsa da pers kökenli olmayan Azeriler hep bu dengeler içerisinde etnik ve dini kimlikleriyle bir ağırlık unsuru. Batı mentalitesinin beşeri hissiyatı bölücülüğe ve pragmatik beklentilere hesap konusu yapabilen arsızlığı. Oyunda piyon olmamak gibi bir sorumluluğu bulunan bölge aydınlarımız. Gözümüzü hep birlikte açmak zamanı geldi de geçiyor mu ne! Peki, bunca senaryo ve yazılıp çizilenler de neyin nesi böyle, dezenformasyon denilen mekanizma, zihinleri bunca bulandırmak için mi yazar, çizer bunları? Ama aşağıda koskoca bir, iki on yıla sığdırılan gerçekliği ile Irak’a ne demeli bugün?

Aydın AKDENİZ

10 Nisan 2009 Cuma

Ortadoğu’nun Etnik Manifestosu Yazılırken Amerika Nerede İdi?


Obama’da geldi sonunda. Gelişi bu coğrafyalarda büyük bir merak içinde beklenen bir lider oldu kendisi. Öyle ya halefi olan Bush, bölge insanına barış ve demokrasi getireceği vaadiyle iktidar olduğu yıllar içinde etmediğini bırakmamış, kendisiyle birlikte geride unutulması kolay olmayan kötü izlenimler bırakmıştı. Adı, ilerleyen dönemlerde yakın tarihin hangi diktatör isimleriyle birlikte anılacağını şimdiden kestirmek zor ama şu, bir devlet adamının yüzüne ayakkabı fırlatma cüretini geniş halk kitlelerine miras olarak bırakması demokrasiden anladıkları şeye verilen unutulmaz bir karşılık oldu doğrusu. İkiyüzlü, riyakâr, kibar salon söylemlerine kaba, biçimsiz, aşağılayıcı fakat bir o kadar temiz duygularla karşılık vermek modern zamanların kabullenebildiği felsefi derinliği bulunan ilkel tepkilere dönüştü. Benzeri, bölge insanı için ancak bin bir gece masallarında görülebilecek bir karşılama töreni acaba Obama için neden yapılır? Fırlatılan ayakkabı görünürde hedefi her ne kadar ıskalamış olsa da, perde arkasında sakın tam da on ikiden vurmuş olmasın? Belki vurmuştur vurmasına da hemen öyle akıllara geliverdiği şekliyle bir korunma içgüdüsü içerisinde hareket ediyor mu bakalım bu siyasiler? Ya, henüz bizlerin sadece adını bildiğimiz bir kavram olarak mazoşizmin iflah olmaz müptelası olmuşsa bu adamlar o zaman ne yaparız biz! Bölge insanının bu senaryolara alışık olması gerekiyor aslında. Makedonyalı İskender ile başlayan, Aslan yürekli Richard ile devam eden, Napolyon ile tekrarlanan bu tanışıklığın bin bir şekline iyice aşina olmamız gerekiyor. Bölge şartları asırlardır düpe düz biliniyor iken hangi gerekçelerle yapılmıştı bu seferler? Ekonomik dar boğazlar, iç siyasetteki yorgunluk, hayalperestlik ve şöhret düşkünlüğü, ihraç edilmeye çalışılan kültürü benimsetmede gözlerden saklanılması gereken zaaflardan değil miydi? Elbette parlak, ışıltılı göz alıcı söylemler geliştirmek kitleleri ikna için düşünülecek yöntemlerden iken yerel aktörlere ulufe dağıtılması sırtının sıvazlanması, özlemi duyulan fakat bir türlü sahibi olunmayan unvanların bahşedilmesi ve ne gariptir ki bunun daima bir alıcısının bulunması bölgenin niçin makûs bir talihi olur? Anlamak zor. Obama, bölgede öncekilerden daha akıllıca bir siyaset geliştirmek zorunda. Modern bir Çiçero olmayı deneyebilir mesela. Fakat bölge şartları Bush’u Saddam gibi bir diktatöre devşirirken Obama’yı ne yapar bunu da zaman gösterecek sanırım.

Aydın AKDENİZ